Main menu
Second Menu
Faik ÖztrakTBMM Konuşmaları1 Temmuz 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(10. Kalkınma Planı)

1 Temmuz 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(10. Kalkınma Planı)

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

10. Kalkınma Planı üzerinde CHP grubu adına söz aldım. Bu vesileyle Genel Kurul’u saygıyla selamlıyorum.

Değerli Milletvekilleri;

Devlet Planlama Teşkilatı’nda yetişmiş biri olarak, bir planın hazırlık sürecinin ne kadar zor ve emek gerektiren bir iş olduğunu bilirim.

Bu nedenle 10. Kalkınma Planı’nın hazırlığında emeği geçmiş tüm arkadaşlarıma, bürokrat ve akademisyenlere, sivil toplum temsilcilerine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Değerli Milletvekilleri;

Bir kalkınma planının başarısı dünyadaki genel eğilim ve gelişmeleri doğru okumasına, varsayımlarının bu genel eğilimleri en gerçekçi şekilde yansıtmasına ve güçlü bir tutarlılık çerçevesinin olmasına bağlıdır.

10. Plan çok önemli bazı küresel gelişmeleri dikkate almamaktadır. Ben plan ve bütçe komisyonunda yaptığım konuşmalarda bunların bir kısmını ifade ettim. 

İlk olarak; ABD ve AB arasında yürütülen “serbest ticaret anlaşması” görüşmelerine bu planda yer verilmemiştir. Dünyadaki katma değerin yüzde 40’ını oluşturan ve 1 trilyon dolarlık dış ticaret hacmi olan ülkeler grubu arasındaki bu yeni düzen tüm ekonomileri etkileyecektir.

Kaldı ki AB ile gümrük birliği ilişkisine sahip olan Türkiye’nin müzakere sürecinin dışında kalması halinde ciddi bir bedel ödeyeceği açıktır. Plan bu gerçeği dikkate almamıştır.

Bürokrasimiz, AB ile ABD arasındaki ticaret görüşmelerinin önümüzdeki 2,5 yılda tamamlanacağı gerçeğini dikkate alarak bu anlaşmanın ekonomimiz üzerindeki olası etkilerine derhal çalışmalıdır.

Hükümet de AB ve ABD arasında yürüyen bu müzakerelerin dışında kalmamalı, eş zamanlı olarak, müzakerelere dâhil olmanın yollarını bulmalıdır.  Bir defa daha tekrarlıyorum. Bu anlaşma sürecinin dışında kalmanın veya gecikmenin ekonomiye ve insanımıza bedeli yüksek olacaktır.

Planda dikkate alınmayan bir diğer önemli husus ise küresel krizle birlikte emek yoğun sektörlerin Asya’dan gelişmiş ekonomilere, yani ana ülkelerine, geri dönmeye başlamalarıdır.

Bu da oldukça önemli bir gelişmedir ve küresel üretim ve değer zincirlerinde yeni bir yapılanmanın işaretlerini vermektedir.

Sadece bir örnek vereyim. ABD’nin en büyük beyaz eşya üreticisi General Electric Çin’de faaliyet gösteren beyaz eşya fabrikasını kapatarak, üretimini ABD’ye geri taşımıştır.

Bu küresel gelişmeleri biz de doğru okumalıyız. Son 10 yılda ülkemizde izlenen büyüme stratejisi sanayi ve tarım başta olmak üzere dış ticarete açık sektörlerimizi tasfiye etmiştir. Planın mevcut kurgusunda, bu sektörlere yönelik söylemlerde küçük değişiklikler olsa da, eski anlayışın halen sürdüğünü görüyorum. Genç nüfusa sahip ülkemizin sanayi ve tarımını tasfiye etme lüksü yoktur. Bu sektörlerin büyümenin çekici gücü olma özelliğini, istihdam ve katma değer yaratma imkânlarını sonuna kadar kullanmalıyız.

Yine planda dikkate alınmayan bir diğer gelişme, bir ayı aşkın bir süredir uluslararası piyasaları sallayan, ABD Merkez Bankası’nın bedava para döneminin sonuna gelindiğine yönelik açıklamalarıdır.

Ekonomiden sorumlu Bakanlar, “Bunlar beklenen gelişmelerdir” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Bunlar beklenen gelişmelerse plan hazırlanırken bu gerçeği neden dikkate almadınız Sayın Bakanlar?

Bunlar dikkate almış olsanız, süreci iyi yönetseniz Türkiye diğer piyasalardan daha fazla sarsılır mıydı? Dolar kuru 1,95’lere kadar sıçrar mıydı?  Bakın bugün geldiğimiz noktada dolar kuru 1,90’ların üzerine yerleşti.

Peki, 2018 için öngördüğünüz dolar kuru ne kadar? 1,97 TL. Yani dolar kuru 2018’e kadar neredeyse mevcut düzeyinde kalacak, yani TL değeri şişmeye devam edecek.

Peki, şişmiş TL ile üreticimiz, çiftçimiz, sanayicimiz nasıl rekabet edecek? İhracatımız nasıl artacak?

Türkiye’yi ithal malların cenneti olmaktan nasıl çıkaracağız? Cari açığın milli gelire oranını, % 6,5’den; beş yılda % 5,8’e nasıl düşüreceğiz? Bunu düşürsek bile yeni küresel likidite koşullarında bu açığı nasıl finanse edeceğiz? Şişkin TL ile tüketimi kısıp, yurtiçi tasarrufları nasıl artıracağız? Planda hedeflenen tarım ve sanayi gibi küresel rekabete açık sektörlerdeki büyümeyi nasıl yapacağız? İşsizliği nasıl düşüreceğiz?

Arkadaşlar, tahkimatta yapılan tek bir hata tüm savaşı kaybettirir. Bakın planın tek bir parametresinde yapılan hata, planın temel amaçlarını nasıl işlevsiz kılmakta; plan hedeflerini nasıl geçersiz hale getirmektedir?

Bakın 26 Haziran tarihinde Uluslararası Finans Enstitüsü bizim gibi ekonomilere gelecek sermaye akımlarına ilişkin tahminlerini açıkladı.

Enstitü 2014’de gelişen ekonomilere gelecek paranın 2009’dan bu yana en düşük seviyesine ineceğini öngörüyor. Tabi, 2009’un dünyada kriz yılı olduğunu hatırlatmama gerek yok.

Ben uzunca bir süredir küresel sermaye hareketlerinde bir yavaşlama olması halinde Türkiye’nin bundan ciddi şekilde etkileneceğini söylüyorum. Şimdi aynı şeyleri Uluslararası Finans Enstitüsü de söylüyor. Enstitü, ABD’nin bedava paraya son demesi halinde bundan en çok etkilenecek ekonomilerin başında Türkiye’yi sayıyor.

Daha geçtiğimiz ay benzer bir uyarıyı, üyesi olduğumuz Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, OECD de yapmıştı.

Hükümet planda bu uyarıları nedense hiç dikkate almamış ve likidite bolluğunun önümüzdeki beş yılda da aynen devam edeceğini öngörmüş.

Bakın ben sizi uzunca bir süredir Türkiye’nin dış borçları konusunda uyarıyordum. Türkiye’nin dış borçları yüksek, bunlar dert olur dedikçe, iktidar sıralarından, “Artan borç özel kesimin, risk de özel kesimin” sesleri yükseliyordu.

Geçtiğimiz haftalarda Dünya Bankası Küresel Beklentiler Raporu’nu açıkladı. Raporun 27. sayfasında “Bir ülkenin ödeme riski sadece genel devlet borcu ile sınırlı değildir… Asya Krizinde gelişen ekonomilerde, son finansal krizde gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi özel sektörün borçları çok hızlı biçimde kamu kesiminin sorunu olmaktadır” diyor.

İşte bu nedenle Türkiye en riskli ülkeler kategorisine giriyor.

Değerli Milletvekilleri;

Bir plandan beklenen en önemli görev, hükümetçe belirlenmiş amaçlar doğrultusunda toplumun önüne bir vizyon ve iddia koymasıdır.

Önümüze gelen bu metnin en büyük eksikliği de bence budur. AKP hükümetinin önümüzdeki beş yıl için topluma sunacak ne bir vizyonu, ne bir iddiası, ne de bir ufku vardır.

Tersine açıklanan bu metin AKP’nin 10 yıldır izlediği ekonomi politikalarının iflasının ilanıdır.

AKP’nin 10 yıldır sürdürdüğü;

–         Üretimi değil, rant ve spekülatif kazancı önemseyen,

–         Vatandaşın gelirini değil borcunu artırmayı öngören,

–         Ekonomiyi sıcak paraya mahkum eden,

–         Reel sektörü değil finansı gözeten,

–         Orta sınıfı yok ederek, gelir dağılımını bozan,

–         Kitleleri tüketime yönlendiren,

Bu şekilde sanal bir zenginlik algısı yaratarak toplumu aldatan strateji ve politikaların artık sonuna gelinmiştir. AKP’nin Türkiye’ye söyleyecek yeni bir sözü kalmamıştır.

AKP, ciddi bir açmaz içindedir. Söyleyeceği her yeni söz, AKP’nin aslını ve geçmiş 10 yılının inkâr etmesi anlamına gelmektedir.

Peygamberimizin “Aslını inkâr eden bizden değildir”; milletimizin de “Aslını inkâr eden haramzadedir” dediği düşünülürse AKP hükümetinin sıkıntısı sadece bu cihanda değil, iki cihanda da büyüktür arkadaşlar…

Bir hükümet kendini ve 10 yıllık icraatını nasıl inkâr eder; kendi ile nasıl çelişkiye düşer? Bunu size rakamlarla anlatayım.

Bugün Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisidir. Satın alma gücü paritesine göre ise 16. büyük ekonomidir.

Aslında bu noktaya Türkiye, AKP iktidarından çok önce gelmişti. Türkiye, aynı ölçütle, 1987’de dünyanın en büyük 14. ekonomisi idi.

Bunları hatırlatmalıyız ki kendini her şeyin başı ve sonu zanneden Sayın Başbakan doğruları bilsin.

Bakın Başbakan Türkiye’yi ilk 10 ekonomi arasına sokacağını 2011 seçimlerinde taahhüt etmiyor muydu? Ediyordu. Bugün halen Başbakan bunu tekrarlamıyor mu? Tekrarlıyor.

Bunun için Türkiye’nin her yıl istikrarlı bir şekilde büyüme basamaklarını tırmanması ve rakiplerini birer birer geçmesi gerekiyor.

Hükümet plan döneminin sonunda 2018 yılında 1,3 trilyon dolarlık GSYH öngörmüş. Bunu IMF’nin aynı dönemdeki küresel tahminleri ile kıyasladığımızda, Türkiye’nin küresel ligde 17. sırada kalmaya devam edeceği anlaşılıyor.

Yani TL’deki olağanüstü şişmeye rağmen bu plan dengeleriyle Türkiye bir arpa boyu bile yol gidemiyor, olduğumuz yerde çakılıp kalıyoruz.

Satın alma gücü paritesine göre de baksak tablo yine değişmiyor. Türkiye’nin, önümüzdeki beş yılda, 16. sırada çakılı kalacağı anlaşılıyor.

Arkadaşlar; küresel yarışta yerinde sayan bir ekonomi yarışı kaybediyor demektir. Bu dengelerle ve politikalarla Türkiye’nin önümüzdeki beş yılı kayıptır. Türkiye mevcut politikalardan vazgeçmediği sürece ilk 10 ekonomi arasına giremez, vatandaşına hak ettiği refahı sunamaz.

AKP’nin 10 yıldır uyguladığı üretmeden, tüketme; kazanmadan harcatma yaratılan açığı da borçlanarak kapattırma politikalarının bedelini Türkiye bugün küresel yarıştan koparak ödüyor.

Değerli Milletvekilleri;

Son 10 yıldır izlenen ekonomi politikaları Türkiye’yi üretimden hızla uzaklaştırdı. Bakın son 10 yılda ekilen tarım alanı 3,4 milyon hektar geriledi.

Çiftçi 6,5 İstanbul büyüklüğündeki tarım alanını ekemez oldu.

Tarımda kendi kendine yeten Türkiye, artık karnını doyurmak için Arjantin’den mısır, Ukrayna’dan buğday, Şili’den angus ithal eder hale geldi.

AKP iktidarı cumhuriyet tarihinde ilk defa saman ithal edip, bunu bir de törenle besiciye dağıttı. Türkiye, bu iktidar elinde, kendi samanını bile üretemez hale düştü.

Yem fiyatına yetişemeyen besicinin, bakamadığı besisine hükümet kararnamesiyle kesme yasağı getirildi.

AKP hükümetinin elinde üreticinin de, üretimin de bereketi kaçtı…

AKP hükümetleri elinde Türkiye’nin sanayi tabanı da hızla aşındı.

1998’den 2012’ye Türkiye’de sanayi katma değerinin milli gelir içindeki payı 6 puan düşerek % 22’ye indi.

İlk ona girmek için Malezya’da bu pay % 42’den % 44’e; Tayland’da % 40’dan % 45’e; Çin’de ise % 45’den % 48’e yükseldi.

Türkiye dünya sanayi liginden düşerken, rakiplerimiz bizi geçti. Küresel araştırma enstitülerinden McKinsey’nin geçtiğimiz aylarda yayımladığı araştırmaya göre; Türkiye 1990’larda dünyanın en büyük 13. ; 2000’de en büyük 15. imalat sanayi ekonomisi iken 2010’da artık ilk 15’te yok.

Sanayimizin rekabet gücündeki erimeyi, yaptığımız ihracatın teknoloji yoğunluğundan da çok net görüyoruz.

2002’de toplam ihracat içinde ileri teknoloji ürünlerin payı % 6,2 iken, 2011’de bu oran % 2,8’e düştü. Türkiye, AKP iktidarı elinde yükte ağır pahada hafif ürünler ihraç eder hale geldi.

             İşte bu tabloyu yaratan AKP iktidarı bugün getirdiği 10. Planda sanayileşmenin öneminden, yüksek teknolojili ürün ihracatını artırmaktan dem vuruyor.

10 yıldır bu ülkede başka bir parti iktidardı, başka birileri başbakandı da biz mi fark etmedik arkadaşlar?

Biz hükümeti 10 yıldır uyarmaya çalışıyoruz. CHP, “Sanayi ve tarım” dedikçe, AKP, “AVM ve rezidans” dedi.

Biz, “Cari açık rekabet gücünün erimesidir” derken; AKP ve Başbakan, “Finanse edildiği sürece cari açık sorun değildir” dedi.

CHP, “Türkiye’yi dünyanın üretim üssü yapacağım” derken; Başbakan, “Türkiye’yi dünyanın alış-veriş ve perakende ticaret üssü yapacağım” dedi.

Başbakan millete verdiği pek çok sözü tutmadı, pek çok konuda gömlek değiştirdi, dün ‘ak’ dediğine bugün ‘kara’; dün ‘kara’ dediğine, bugün ‘ak’ dedi. Ama doğrusu bu AVM ve rezidans konusundaki çizgisini, Gezi Parkı’na kadar hiç bozmadı.

Başbakan AVM ve rezidans aşkı uğruna milletin biber gazıyla boğulmasını, polis copu altında kalmasını ve TOMA’lardan sıkılan kimyevi sularla ıslatılmasını alkışladı, halkına karşı bunu yapanlara, “Destan yazdınız” dedi.

Millete “çapulcu”, “ayyaş” ve ağzıma alamayacağım pek çok hakaret ve iftira ile diklendi. Ama millet de Başbakan’a karşı dik durdu. Başbakan sonunda Taksim’e AVM ve rezidans projesinden, şehir müzesine ricat etti.

Değerli Milletvekilleri;

Bakın Başbakan’ın AVM ve rezidans aşkı Türkiye’yi sanayi süper liginden düşürdü ama aynı aşk geçtiğimiz yıl Türkiye’yi dünya AVM ve alışveriş liginde 14. sıraya çıkardı. Bu haberler yandaş basın tarafından millete adeta müjde olarak verildi.

Şimdi AKP hükümeti ve Başbakan 10 yıllık icraatını ve AVM ve rezidans aşkını inkâr ederek, bu plan döneminde sanayileşmenin hızlandırılmasından bahsediyor.

Hükümetin bu haline güler misiniz, yoksa milletin böyle bir hükümet tarafından yönetilmesine ağlar mısınız, artık kararı siz verin arkadaşlar…

Değerli Milletvekilleri;

Hükümetin 10 yıllık uzun bir uykudan sonra farkına vardığı bir diğer gerçek; Türkiye’nin sahip olduğu demografik fırsat penceresidir.

Planda uzun uzun bu pencerenin öneminden ve 2030’dan sonra bu pencerenin kapanacağından bahsediliyor.

Bugün Türkiye’de iş arayan her beş gençten birisi işsiz… Genç işsizler ordumuzun mevcudu bu yılın mart ayı itibariyle 844 bin kişi…

Bu, sahip olduğumuz demografik fırsat penceresini kullanamadığımızı açıkça gösteriyor.

Oysa Türkiye genç nüfusu başta olmak üzere, çalışmak isteyen vatandaşlarımızı istihdama koşabilse kişi başına milli gelirini çok daha hızlı artıracak ve kalkınma yarışında yukarılara çıkabilecek.

Değerli Milletvekilleri;

Bakın 2012 itibariyle 75 milyonluk Türkiye ailesinin sadece 25 milyon ferdi çalışmış ve 786 milyar dolarlık gelir yaratmıştır. Yani her üç kişiden biri çalışmış ve ortaya 786 milyar dolarlık bir gelir çıkarmıştır.

Yaratılan bu gelir tüm aile yani 75 milyon tarafından paylaşılmış ve 2012’de her bir aile ferdi başına düşen gelir 10 bin 504 dolar olmuştur.

Oysa Türkiye’de istihdam edilenlerin oranını (% 45) Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ortalamalarına (% 65) getirilebilse idi, Türkiye’de kişi başına gelir 15 bin dolar düzeyine gelecekti.

Bu kaybettiğimiz 10 yılda bir de çalışanlarımızın verimliliğini arttıracak eğitim başta olmak üzere yapısal reformlar yapılsaydı Türkiye işte o zaman sıçrayacak ve rakiplerini bugün birer birer geçecekti.

Oysa bugün gençlerimizi iş sahibi yapamadığımız gibi onlara iyi bir eğitim de veremiyoruz.

25–64 yaş arasındaki nüfusun % 69’u lise seviyesinin altında eğitime sahip. OECD’de aynı oran % 26. Çalışacak nüfusun çok büyük bir bölümü lise altı eğitimle iş yaşamına tutunmaya çalışıyor.

Türkiye’de eğitimin kalitesi de tartışmalı. OECD’nin PISA sonuçlarında Türkiye son sıralara adeta hapsoldu.

Türkiye okuma becerisinde sondan 3. ; matematik becerisinde sondan 3. ; fen bilimleri becerisinde sondan 4. sıradayız.

Gençlerimizi iyi eğitemezsek, nasıl bilgi toplumu oluruz? Dünya standardında katma değer yaratan iş gücüne nasıl sahip olabiliriz?

AKP, son 10 yıldır bu alanlarda hiçbir iyileşmeyi sağlayamadı. Son 10 yıldır hükümet aynı hükümet ama her Milli Eğitim Bakanı ile eğitim sistemi sil baştan yazıldı.

En son 4+4+4 sistemi adeta Milli Eğitim bürokrasisinden ve Bakandan kaçırılarak bizzat Başbakan’ın talimatı ile doğru dürüst tartışılmadan yasalaştırıldı.

Bakın bugünkü gazetelerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 60–66 aylık çocukların sisteme uyum sorunları konusundaki tespitlerine yer verilmiş. Bakanlığın şimdi tespit ettiği bu sorunları biz size o gün söylemiştik. Okulların fiziksel koşullarının bu sisteme uygun olmadığını, uyum sorunları olacağını tek tek anlatmıştık. Ama Başbakan çıktı, tek başına, çocukların kaç yaşında okula gideceğine karar verdi.  Şimdi geldiğimiz noktada okullarda “minderli” eğitime geçiyoruz.

AKP hükümeti şimdi çıkmış 10 yıldır kullanamadığı demografik fırsat penceresinin hem nicelik olarak kullanacağından, hem de beşeri sermayenin niteliğini artıracağından söz ediyor.

10 yıl sonra bunları diyen bir iktidara “Akşam yemeğinden sonra günaydın derler”.

Değerli Milletvekilleri;

AKP iktidarı, planda nitelikli insan ve güçlü bir toplum başlığı altında çok güzel sözler söylüyor.  İnsan için ve insan ile beraber kalkınma anlayışından bahsediyor. Bunlar elbette güzel sözler. Bunları yazan bürokrat arkadaşlarımı kutluyorum.

Ama insan odaklı kalkınma anlayışını yürütecek bir iktidarın ülkedeki farklılıklara saygı duyması gerekir.

Toplumu yüzdelik oy dilimlerine bölen, % 50’yi evinde zor tutuyorum diyen, milleti kutuplaştıran, ayaklar baş olmaz diyerek demokratik talepleri küçümseyen bir zihniyetle kapsayıcı, istikrarlı ve insan odaklı bir büyüme asla sağlanamaz.

Aynı zihniyetle gelir dağılımı da düzeltilemez. Bakın Forbes dergisi açıkladı. 2012 itibariyle Türkiye’deki dolar milyarderlerinin sayısı 43 kişi. Japonya’da ise aynı dönemde dolar milyarderlerinin sayısı 22 kişi…

Japonya’nın toplam milli geliri Türkiye’nin 7,5 katı ancak, Türkiye’deki dolar milyarderlerinin sayısı, Japonya’nın iki katı.  İnsan odaklı bir ekonomide bu tablo asla olmaz.

Bakın dünya bankası verilerine göre günde 2 dolardan az kazanan nüfusun toplam nüfus içindeki payı 2002-2012 döneminde:

–         Ülkemizin de içinde yer aldığı gelişen avrupa ve orta asya ekonomilerinde 5,7 puan,

–         Meksika’da 9 puan,

–         Taylan’da 8,4 puan düşmüş.

–         Türkiye’de yoksulluktaki düşüş ise sadece 4,9 puan.

Rakamlara karşılaştırmalı bakınca AKP iktidarının, yoksullukla mücadelede, bize benzer ekonomiler kadar, başarılı olamadığını açıkça görüyoruz.

Değerli Milletvekilleri;

Hükümetin getirdiği bu metnin en eğlenceli yeri belki de kurumsal kalitenin artırılmasına yönelik kısımlarında yer alıyor.

Bir ülkede çocukların kaç yaşında okula gideceğinden, ailelerin kaç çocuk yapacağına kadar;

Köprü ve yolların güzergâhından, hangi mahalleye kaç kat bina yapılacağına kadar;

Vatandaşları partisine, mezhebine göre fişletip; kamu taşınmazlarının kimlere kiraya verileceğinden, satılacağına, kamu ihalelerini kimin alacağına kadar;

Memleketteki her karar tek bir adamın ağzına bakıyorsa bu ülkede kurumsallaşmadan ve kurumsal kaliteden bahsedebilir miyiz?

Bir ülkede Başbakan; hem jinekolog, hem pedagog, hem jeolog, hem mimar, hem mühendis, hem ekonomist olabiliyorsa o ülkede ne kurumsallaşmadan, ne iş bölümünden, ne de kurallı bir demokrasiden söz edebiliriz. O ülkede olsa olsa keyfi tek adam rejiminden söz ederiz. Bugün Türkiye’nin genel manzarası tam da bunu göstermektedir.

Değerli Milletvekilleri;

Bugün bu ülkenin en önemli kırılganlığı giderek otoriterleşen Başbakanıdır.

Başbakan iktidarda 10. Yıl hastalığı olarak da bilinen “Hübris Sendromu’na” yakalanmıştır.

İktidarda uzun süre kalan liderlerin artan kibiri, yani hübrisi, liderin sağlıklı karar almasını engeller. 

Bu hastalığa yakalanan lider eleştiriyi kabul etmez, en yakın arkadaşlarını bile dinlemez. Liderin yaşadığı bu ‘güç kirlenmesine’; “Hübris Sendromu”  denir.

Bu hastalığa yakalanan lider örneklerini dünyada da görmek mümkün, değerli arkadaşlar. ABD’de oğul Bush,  İngiltere’de geçenlerde vefat eden Margaret Thatcher buna örnek olarak verilebilir.

Thatcher, 1979’dan 1990’a kadar 11 yıl iktidarda kalmış. Bu dönem zarfında seçim kaybetmemiş; ancak yakalandığı bu illet, başbakan Thatcher’ı koltuğundan etmiş.

Kendisine en yakın olan arkadaşları kibirli liderin yanından yavaş yavaş uzaklaşmış.  Partisinin karşı çıkmasına karşın ‘kelle vergisinde’ ısrar edince de, partisi koltuğu Thatcher’dan almış.

Ne de olsa gerçek demokrasilerde kişiler değil, kurumlar önemlidir. Gerçek demokrasilerde kişiler ‘yolcu’, kurumlar ‘hancıdır’.

Değerli Milletvekilleri;

Bir liderin bu illete yakalanıp yakalanmadığını bazı bulgulara bakarak teşhis etmek mümkündür… Bir kaçını paylaşayım, takdiri sizlere ve millete bırakayım. Bu hastalığa yakalanan lider:

–         Dünyayı, gücünü kullanarak kendini yüceltebileceği bir yer olarak görür. Gezi Parkı olaylarında vatandaşlara orantısız güç kullanma talimatını veren, bunu da ödüllendirenin bizzat Başbakan olduğunu söylersem herhalde ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

–         Bu hastalığa yakalanmış lider kendisini başında bulunduğu kurum veya devlet ile bir tutar. Başbakan’ın sürekli, “Benim Valim, benim Emniyet Müdürüm, benim Genel Kurmay Başkanım” ifadelerini sizlere hatırlatmak isterim.

–         Bu sendromu yaşayan lider kendisi için öteki olan grubu açıkça hor görür. Başbakan’ın gezi olaylarında millete yönelttiği “Çapulcu, ayyaş, terörist, ayaklar” ifadelerinin nedenini eminim şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur arkadaşlar.

–         Bu hastalığa yakalanan lider milletine, iş arkadaşlarına ya da adalete karşı değil; sadece tarihe, ya da Tanrı gibi bir üst iradeye karşı hesap verebilir olduğunu düşünür. Başbakan’ın Sincan mitinginde “Biz sadece Allah’a hesap veririz” sözlerini normal bir demokraside kabul etmek mümkün müdür? Kamusal bir hizmeti yerine getiren Başbakan’ın bir usulsüzlüğü veya yanlışı varsa bunun hesabı sadece mahşer gününe mi kalacak? Başbakan mahşer gününde elbette kişisel kusur ve hatalarının hesabını yüce Allah’a verir.  Biz Allah ve kul arasına girmeye çalışan bezirgânlardan değiliz. Ama bu dünyada kamusal bir görev yerine getirirken kul hakkı yediyse, halkı kin ve nefrete düşürecek eylem ve sözlerde bulunduysa, toplumu ayrıştırdıysa, polise kanuna uymayan emirler verdi ve polis bunlara uygulamaya zorlandıysa elbette bunu yapan adalete ve Türk yargısına hesabını verecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın arkadaşlar…

–         Son olarak bu Hübris hastalığına yakalanan lider aşırı özgüvenin neden olduğu yanlış politikalarda ısrar eder. Kararlarının sonuçlarını düşünmez. Başbakan tek bir cümle ile gezi olaylarını durdurabilecek iken; bunu ilk günden itibaren yapmamıştır.

–         Başbakan’ın kışkırtıcı yaklaşımına ekonominin kendi kırılganlıkları yani rekorlar kıran cari açık, döviz açık pozisyonu, kısa vadeli dış borç stoku ve yetersiz döviz rezervleri de eklenince bizim piyasalarda durum daha da vahimleşti. Dışarısı Bernanke’nin açıklamalarıyla “bir” zarar ederken; biz Başbakan’ın kibri ve sıcak paracı ekonomi politikaları nedeniyle “üç” zarar ettik.

–         Arkadaşlar, 2002’de kısa vadeli dış borç 16,5 milyar dolar, cari açık 622 milyon dolar iken; bugün kısa vadeli dış borç 115 milyar dolara, cari açık ise 47 milyar dolara geldi. Bunun sonucunda Başbakan’ın 135 milyar dolar diye övündüğü döviz rezervleri yetersiz kaldı.

–         2002’de her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık, yani bir yıllık döviz gideri karşılığında Merkez Bankası kasasında 166 dolar rezerv varken, şimdi 78 dolar kaldı. Ama kısa vadeli borçları ve cari açığı görmemekte ısrar eden Başbakan yetersiz rezervlerle halen övünmeye devam ediyor.

–         Yine 2002’de bu ülkenin döviz açık pozisyonu 85,5 milyar dolardı, şimdi 451 milyar dolar. Yani her on kuruşluk devalüasyon ekonomiye 45 milyar TL kur farkı yükü yüklüyor. Bunun önemli bir kısmı da kısa vadeli yükümlülüklerden kaynaklanıyor.

–         Bugün Türkiye benzer ekonomilere göre daha çok dalgalanıyorsa, ABD’nin parayı sıkılaştırmasından en çok etkilenecek ekonomi olarak tanımlanıyorsa ardında işte bu ekonomik kırılganlıklar bulunmaktadır. İktidar ve Başbakanı bunları görmezden geldi.

–         Ülkenin dış borçları AKP iktidarında, cumhuriyet döneminde 80 yılda gelmiş geçmiş tüm iktidarların aldığı dış borcu 2,7’ye katlayıp 350 milyar dolar olmuşken, vatandaş borca batmışken 20 milyar dolarlık IMF borcunu ödemekle övünen,

–         Derecelendirme kuruluşlarının Asya, Rusya ve son krizlerdeki performanslarını unutup not artışlarıyla gözü kamaşan,

–         Verilen Hazine garantilerine rağmen bir türlü finansmanı bulunamayan milyar dolarlık projelerin, şaşalı temel atma törenlerine aldanan Başbakan, piyasaların bu tepkisini görünce şaşırdı kaldı.  

–         Kendisinin sınır tanımaz kibrinin ve artık yer kabuğuna sığmayan egosunun neden olduğu olaylar büyüdükçe de yanlışının faturasını ne olduğu anlaşılamayan farklı kesimlere ciro etmeye çalıştı.

Daha geçtiğimiz yıl bu ülkeye 1 milyon dolar getiren sıcak paracılara, borsa da 630 bin dolar, devlet kâğıtları piyasasında 210 bin dolar kazandıran bu Başbakan ve bu hükümetti.

Gezi olaylarından sadece bir ay önce, nisan ayında, kamu borç kâğıtlarına sıcak paracılar 9 milyar dolar para yatırıp rekor kırmışlardı.

Türkiye 2012 yılında sıcak paracılara en çok kazandıran ülke ödülleri aldı. Yandaş medya da bunları çarşaf çarşaf yazdı

Ama sıcak para Mayıs’ta çıkmaya başlayınca; Başbakan iktidar olurken desteklerini almak için kadrolarını yolladığı, sonra da kucakladığı sıcak paracıları birden bire “lobici” ilan ediverdi. Başbakan’a göre olayların sorumlusu faiz lobisiydi.

Ama bu bahane Başbakan’ın olaylardaki sorumluluğunu saklamaya yetmeyince; bu defa Başbakan çıktı alışılmış “darbe” ve “dış mihrak” bahanelerine sığınmaya çalıştı.

Oysa Başbakan uzunca bir süredir devam eden kendi yaşam tarzını ve ahlak anlayışını topluma dayatma, toplumu ayrıştırma sevdasından vazgeçebilseydi bu olaylar yaşanmaz ve olaylar bu noktaya gelmezdi.

Başbakan bunları yapabilseydi ne faiz lobisi, ne darbe ne de dış mihraklar gibi bahanelere sığınmak zorunda kalacak, ne de millete bu bedelleri ödetecekti.

Üzülerek söylüyorum. Başbakan, bu olgunluğu göstermedi.

Değerli Milletvekilleri;

Türkiye’nin, pek çok kırılganlığı vardır, ancak en önemli kırılganlığı, Hübris hastalığına yakalanmış bir başbakan tarafından yönetilmesidir. Böyle bir başbakan idaresinde seçimlere kadar geçecek birkaç yılda Türkiye ciddi bedeller ödeme riskiyle karşı karşıyadır.

AKP’nin bu ülkeye yapacağı en büyük iyilik İngiliz Muhafazakâr Partisi’nin Thatcher’a tanıdığı onurlu çıkış imkânını kendi liderine tanıyarak, Başbakanın çıktığı yaz tatilini rahatça sürdürmesine imkân sağlamaktır.

Değerli Arkadaşlarım;

Büyüme stratejimizi üretime, istihdama, zenginleşmeye, yaratılan zenginliği hakça paylaşmaya dayandırmalıyız. AKP’nin büyümeyi sıcak paraya dayandıran paradigmaları ile dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi arasına girme hedefimizden hızla uzaklaştığımızı bu hükümetin hazırladığı 10. Kalkınma Planı bir kez daha ortaya koymuştur.

Eleştirilerimizin ve önerilerimizin iktidar kanadında samimi bir biçimde değerlendirilmesini temenni ediyor, 10. Kalkınma Planı’nın milletimize hayırlı olmasını diliyorum. 

Yorum yaz

Son Haberler

...
17 May 2018
17 May 2018
17 May 2018

 Son yorumlar

 İletişim

Bize her türlü görüş ve önerilerinizi bildirmek için aşağıda yer alan bilgilerden bize ulaşabilirsiniz.
CHP Genel Merkezi: Anadolu Bulvarı No: 12 06520
Söğütözü / ANKARA
Telefon: +90 (312) 207 40 00
Telefon 2: +90 (312) 420 59 48-49
Faks: +90 (312) 207 40 14
E-Posta: info@faikoztrak.com