Main menu
Second Menu
Faik ÖztrakBlog style 1

8 Temmuz 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(Torba Yasa)

BAŞKAN – Bölüm üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz isteyen Faik Öztrak, Tekirdağ Milletvekili. (CHP sıralarından alkışlar)

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan kanun teklifinin beşinci bölümü üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz aldım. Bu vesileyle, grubum ve şahsım adına Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Hükûmetin katılımcı demokrasiye ne kadar özen gösterdiğini önümüze gelen torba daha doğrusu çuval yasa tasarısı sürecine bakarak anlamak mümkün. Yasa tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisine ilk geldiğinde 56 maddeydi, şimdi ise madde sayısı, Genel Kurulda tartıştığımız madde sayısı 76’ya çıkmış durumda. Ama sadece şu anda görüştüğümüz maddenin, 73’üncü maddenin altında 53 tane madde daha var. Yani 56 maddelik bir yasa tasarısı, Mecliste müzakere sürecinde yaklaşık 150 maddeye çıkmış durumda.

Peki, değerli milletvekilleri, yasaya eklenen bu yeni maddeler hakkında bu değişikliklerden etkilenecek paydaşların ne kadar görüşü alındı? Ne kadar katkıda bulundular bu değişikliklere? Çak açık söyleyeyim, bugün burada yapılan, bu yasa sürecinde burada yapılan, iktidar partisinin “Vatandaş için neyin iyi olduğunu ben bilirim, o bilmez.” mantığını yansıtıyor. Artık, iktidar milletvekilleri de neye oy verdiklerini bilmiyorlar. İşler o kadar çığırından çıkmış vaziyette ki iktidar kendi getirdiği önergeyi sırf biz destekledik diye dün reddetti, bugünün sonunda bu yüzden tekriri müzakere yapmak zorunda kalıyoruz.

Değerli milletvekilleri, günlerdir uğraşıyoruz. Görüştüğümüz torba yasa içinde bugün ciddi dalgalanmalara maruz kalan Türkiye ekonomisinin derdine derman olacak herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Mevcut bu yasa, ekonomide mevcut olan ve bugün Türkiye’den sermayenin kaçışına yol açan hangi kırılganlıkları giderecek hangi önlemleri getiriyor? Piyasalardaki güven kaybını telafi edecek hangi önlemler bu yasaya konmuş vaziyette.

Bakınız, değerli milletvekilleri, yarın öbür gün bu günleri arayacağız, “Niye biz bu fırsatı kullanmadık.” diyeceğiz. Ben şunu söyleyeyim: Aslında burada yaptığımız düzenlemelere baktığımız zaman tam tersi etki yapacak güven bunalımını, güvensizliği daha da artıracak birtakım düzenlemeler var. Örneğin, Türkcell yönetimine ilişkin düzenleme. Açıkçası, bu düzenlemeyle Hükûmete, eski bakanlarını, eski dostlarını Türkcell’in yönetimine atam imkânı getiriliyor. Bu, mülkiyet hakkına müdahale değerli milletvekilleri. Mülkiyet hakkına müdahale ederseniz, bu, özellikle Türkiye’de yatırım yapacaklarda çok ciddi endişe ve kuşku uyandırır. Sonuçta, sıcak paranın suyunu çekmekte olduğu bir dönemde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını da kaçırmış oluruz.

Değerli milletvekilleri, bakın, bugün olağanüstü bir gün yaşadık. Merkez Bankası bugün doların ateşini düşürmek için tam 7 kez döviz satım ihalesi açtı, toplam 2,3 milyar dolar sattı. Döviz ihalelerine gelen teklif 3,5 milyar dolardan fazla. Piyasada çok ciddi bir döviz talebi var. Nitekim, Merkez Bankası rezervinin neredeyse yüzde 2’sini tek günde sattı. Ancak dolar kurunu 1,97’den 1,95’lere çekebildi. Bir başka ifadeyle, yetersiz olduğu artık herkes tarafından söylenen rezervlerin yüzde 2’si beş altı saatte gitti, dolar sadece 2 kuruş düştü. Bu, rezervlerimizi boşa harcadığımızı gösteriyor. Önce şunu sorayım: Hani bu ülkede dalgalı kur rejimi vardı? Bu dövizler kime satıldı arkadaşlar? Hükûmet neden ülkeden çıkmaya çalışan sıcak paracıya dövizi ucuza satarak çıkma imkânını veriyor? Bunun iki nedeni var; biri ideolojik, diğeri ise travmatik. Ekonomiye ideolojik yaklaşan Hükûmetin faiz takıntısı bugün Merkez Bankasının tek kol ile dövüşmesine neden olmaktadır. Sırf bu yüzden milletin döviz rezervleri Başbakanın şikâyet ettiği faiz lobilerine ucuza satılmakta, bu lobilerin zarar etmeden kaçmaları kolaylaştırılmaktadır.

Değerli milletvekilleri, son on yıldır izlenen sıcak parayla ekonomiyi şişirme politikalarının yarattığı kırılgan yapı küresel likiditedeki dalgalanmaların bizde çok şiddetli hissedilmesine neden olmakta ve iktidara travma yaşatmaktadır. Bakın, 2002 yılından önceki seksen yılda tüm iktidarların yaptığı dış borç 130 milyar dolardı, bu iktidar buna 220 milyar dolar ekledi. Yani, AKP iktidarında dış borç 350 milyar dolara çıktı; artış 2,7 kat. Yine, tüm Türkiye’nin döviz açık pozisyonu bu iktidar işbaşına geldiğinde 85 milyar dolardı, şimdi 451 milyar dolara çıktı; artış 5 kat. Aynı dönemde reel kesimdeki şirketlerin döviz açık pozisyonu 6,5 milyar dolardı, bugün 152 milyar dolara çıktı; artış 23 kat. Bugün dolar kurundaki her 10 kuruşluk artış şirketlerin kur farkı zararını 15 milyar Türk lirası, Türkiye’nin zararını da 45 milyar Türk lirası artırıyor. Şimdi, ben merak ediyorum, ekonomide bu kırılganlığa kim göz yumdu? On yıldır sıcak paranın estirdiği tatlı rüzgârlarla yelkenlerini şişirerek kendini usta kaptan zanneden, sıcak paranın yaptığı kortizon etkisini kendinden menkul bilen AKP Hükûmeti ve Başbakan şimdi telaş ve korku içindedir. Başbakan her gün farklı bir kesimin bu gelişmelere neden olduğunu söylüyor, suçluyor. İlkin iktidara gelirken bu lobilerin icazetini alan kendi değilmiş gibi faiz lobisi suçlu ilan ediliyor, o yetmeyince dış mihrak kartı oynanıyor. O yetmezse de “Size diaspora verelim.” deniyor.

Bakın, arkadaşlar, bu iktidar döneminde ülke sıcak paracıların, paradan para kazananların cenneti hâline getirildi. Biz yıllarca “Sıcak para ve dış borç bu ekonominin geleceğini rehin alıyor.” dedikçe sizler dünyada paradigmaların değiştiğini söylediniz, “Siz bilmiyorsunuz, bu defa her şey farklı olacak.” dediniz. Biz “Üretim, tarım, sanayi” dedikçe siz “Rezidans ve alışveriş merkezi” dediniz. (CHP sıralarından alkışlar)

Geldiğimiz noktada ülkenin tarım ve sanayi tabanı yok edildi. Bugün mayıs ayı sanayi üretim rakamı açıklandı, mayıs ayında sanayi üretimi bir ay önceye göre yüzde 0,6 azalarak yeniden düşmeye başladı. Krediler Merkez Bankasının öngördüğünden fazla artıyor ama yerli üreticiler yerine yurt dışındaki üreticiler artan talebe cevap veriyor, üretim yerinde sayıyor ama ithalat patlıyor.

Değerli milletvekilleri, iktidar IMF borcunu ödemekle övünürken sadece dış borç değil, milletin borcu da katlandı. AKP iktidara geldiğinde milletin bankalara tüketici kredisi borcu 2,2 milyar Türk lirasıydı, bu yılın mayıs ayında itibarıyla borç 99 kat artarak 218 milyar Türk lirasına çıktı.

NEBİ BOZKURT (Mersin) – Kredi veriyoruz, ne yapalım?

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Yine, AKP iktidara geldiğinde vatandaşın kredi kartı borcu 4,3 milyar idi, şimdi bu borç 18 kat artarak 77,2 milyar Türk lirasına çıktı. Son iki yıldır ekonomi yavaşladıkça vatandaş borcun altında eziliyor, sıcak parayla şişirilen balonların gerçek olmadığını anlıyor.

HÜSEYİN ÜZÜLMEZ (Konya) – Senin balonun söndü onun için böyle diyorsun.

BAŞKAN – Sayın Üzülmez…

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Eğer bugün bize benzeyen ekonomiler küresel iklimdeki değişiklerden bir etkilenirken Türkiye üç etkileniyorsa bunun sebebi işte ekonomide biriktirilen bu kırılganlıklardır değerli arkadaşlar.

Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirmeden önce bir konuya değinmek istiyorum. Dün Kırkpınar’daydık. Kırkpınar güreşlerinde geleneksel bayrak geçiş töreni yapılıyordu. Onuncu Yıl Marşı’yla… (AK PARTİ sıralarından gürültüler)

NEBİ BOZKURT (Mersin) – CHP’nin Belediye Başkanı…

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – …ay yıldızlı al bayrağımız er meydanında hakemler tarafından dolaştırılıyordu. Bütün tribünlerde herkes ayağa kalkmış bayrağımızı alkışlıyordu. Sadece Hükûmetin sayın bakanları, Sayın Vali, Sayın Savcı yerlerinde oturuyorlardı.

MEHMET ERDOĞAN (Gaziantep) – Boş konuşuyorsun, boş!

OKTAY VURAL (İzmir) – Eyvah, eyvah!

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Bu tavrı bu kürsüden protesto ediyorum arkadaşlar. (CHP sıralarından alkışlar)

Sözlerimi tamamlarken Genel Kurulu saygıyla selamlıyor, yarın başlayacak ramazanın tüm milletimize ve İslam âlemine hayırlar getirmesini diliyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

1 Temmuz 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(10. Kalkınma Planı)

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

10. Kalkınma Planı üzerinde CHP grubu adına söz aldım. Bu vesileyle Genel Kurul’u saygıyla selamlıyorum.

Değerli Milletvekilleri;

Devlet Planlama Teşkilatı’nda yetişmiş biri olarak, bir planın hazırlık sürecinin ne kadar zor ve emek gerektiren bir iş olduğunu bilirim.

Bu nedenle 10. Kalkınma Planı’nın hazırlığında emeği geçmiş tüm arkadaşlarıma, bürokrat ve akademisyenlere, sivil toplum temsilcilerine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Değerli Milletvekilleri;

Bir kalkınma planının başarısı dünyadaki genel eğilim ve gelişmeleri doğru okumasına, varsayımlarının bu genel eğilimleri en gerçekçi şekilde yansıtmasına ve güçlü bir tutarlılık çerçevesinin olmasına bağlıdır.

10. Plan çok önemli bazı küresel gelişmeleri dikkate almamaktadır. Ben plan ve bütçe komisyonunda yaptığım konuşmalarda bunların bir kısmını ifade ettim. 

İlk olarak; ABD ve AB arasında yürütülen “serbest ticaret anlaşması” görüşmelerine bu planda yer verilmemiştir. Dünyadaki katma değerin yüzde 40’ını oluşturan ve 1 trilyon dolarlık dış ticaret hacmi olan ülkeler grubu arasındaki bu yeni düzen tüm ekonomileri etkileyecektir.

Kaldı ki AB ile gümrük birliği ilişkisine sahip olan Türkiye’nin müzakere sürecinin dışında kalması halinde ciddi bir bedel ödeyeceği açıktır. Plan bu gerçeği dikkate almamıştır.

Bürokrasimiz, AB ile ABD arasındaki ticaret görüşmelerinin önümüzdeki 2,5 yılda tamamlanacağı gerçeğini dikkate alarak bu anlaşmanın ekonomimiz üzerindeki olası etkilerine derhal çalışmalıdır.

Hükümet de AB ve ABD arasında yürüyen bu müzakerelerin dışında kalmamalı, eş zamanlı olarak, müzakerelere dâhil olmanın yollarını bulmalıdır.  Bir defa daha tekrarlıyorum. Bu anlaşma sürecinin dışında kalmanın veya gecikmenin ekonomiye ve insanımıza bedeli yüksek olacaktır.

Planda dikkate alınmayan bir diğer önemli husus ise küresel krizle birlikte emek yoğun sektörlerin Asya’dan gelişmiş ekonomilere, yani ana ülkelerine, geri dönmeye başlamalarıdır.

Bu da oldukça önemli bir gelişmedir ve küresel üretim ve değer zincirlerinde yeni bir yapılanmanın işaretlerini vermektedir.

Sadece bir örnek vereyim. ABD’nin en büyük beyaz eşya üreticisi General Electric Çin’de faaliyet gösteren beyaz eşya fabrikasını kapatarak, üretimini ABD’ye geri taşımıştır.

Bu küresel gelişmeleri biz de doğru okumalıyız. Son 10 yılda ülkemizde izlenen büyüme stratejisi sanayi ve tarım başta olmak üzere dış ticarete açık sektörlerimizi tasfiye etmiştir. Planın mevcut kurgusunda, bu sektörlere yönelik söylemlerde küçük değişiklikler olsa da, eski anlayışın halen sürdüğünü görüyorum. Genç nüfusa sahip ülkemizin sanayi ve tarımını tasfiye etme lüksü yoktur. Bu sektörlerin büyümenin çekici gücü olma özelliğini, istihdam ve katma değer yaratma imkânlarını sonuna kadar kullanmalıyız.

Yine planda dikkate alınmayan bir diğer gelişme, bir ayı aşkın bir süredir uluslararası piyasaları sallayan, ABD Merkez Bankası’nın bedava para döneminin sonuna gelindiğine yönelik açıklamalarıdır.

Ekonomiden sorumlu Bakanlar, “Bunlar beklenen gelişmelerdir” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Bunlar beklenen gelişmelerse plan hazırlanırken bu gerçeği neden dikkate almadınız Sayın Bakanlar?

Bunlar dikkate almış olsanız, süreci iyi yönetseniz Türkiye diğer piyasalardan daha fazla sarsılır mıydı? Dolar kuru 1,95’lere kadar sıçrar mıydı?  Bakın bugün geldiğimiz noktada dolar kuru 1,90’ların üzerine yerleşti.

Peki, 2018 için öngördüğünüz dolar kuru ne kadar? 1,97 TL. Yani dolar kuru 2018’e kadar neredeyse mevcut düzeyinde kalacak, yani TL değeri şişmeye devam edecek.

Peki, şişmiş TL ile üreticimiz, çiftçimiz, sanayicimiz nasıl rekabet edecek? İhracatımız nasıl artacak?

Türkiye’yi ithal malların cenneti olmaktan nasıl çıkaracağız? Cari açığın milli gelire oranını, % 6,5’den; beş yılda % 5,8’e nasıl düşüreceğiz? Bunu düşürsek bile yeni küresel likidite koşullarında bu açığı nasıl finanse edeceğiz? Şişkin TL ile tüketimi kısıp, yurtiçi tasarrufları nasıl artıracağız? Planda hedeflenen tarım ve sanayi gibi küresel rekabete açık sektörlerdeki büyümeyi nasıl yapacağız? İşsizliği nasıl düşüreceğiz?

Arkadaşlar, tahkimatta yapılan tek bir hata tüm savaşı kaybettirir. Bakın planın tek bir parametresinde yapılan hata, planın temel amaçlarını nasıl işlevsiz kılmakta; plan hedeflerini nasıl geçersiz hale getirmektedir?

Bakın 26 Haziran tarihinde Uluslararası Finans Enstitüsü bizim gibi ekonomilere gelecek sermaye akımlarına ilişkin tahminlerini açıkladı.

Enstitü 2014’de gelişen ekonomilere gelecek paranın 2009’dan bu yana en düşük seviyesine ineceğini öngörüyor. Tabi, 2009’un dünyada kriz yılı olduğunu hatırlatmama gerek yok.

Ben uzunca bir süredir küresel sermaye hareketlerinde bir yavaşlama olması halinde Türkiye’nin bundan ciddi şekilde etkileneceğini söylüyorum. Şimdi aynı şeyleri Uluslararası Finans Enstitüsü de söylüyor. Enstitü, ABD’nin bedava paraya son demesi halinde bundan en çok etkilenecek ekonomilerin başında Türkiye’yi sayıyor.

Daha geçtiğimiz ay benzer bir uyarıyı, üyesi olduğumuz Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, OECD de yapmıştı.

Hükümet planda bu uyarıları nedense hiç dikkate almamış ve likidite bolluğunun önümüzdeki beş yılda da aynen devam edeceğini öngörmüş.

Bakın ben sizi uzunca bir süredir Türkiye’nin dış borçları konusunda uyarıyordum. Türkiye’nin dış borçları yüksek, bunlar dert olur dedikçe, iktidar sıralarından, “Artan borç özel kesimin, risk de özel kesimin” sesleri yükseliyordu.

Geçtiğimiz haftalarda Dünya Bankası Küresel Beklentiler Raporu’nu açıkladı. Raporun 27. sayfasında “Bir ülkenin ödeme riski sadece genel devlet borcu ile sınırlı değildir… Asya Krizinde gelişen ekonomilerde, son finansal krizde gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi özel sektörün borçları çok hızlı biçimde kamu kesiminin sorunu olmaktadır” diyor.

İşte bu nedenle Türkiye en riskli ülkeler kategorisine giriyor.

Değerli Milletvekilleri;

Bir plandan beklenen en önemli görev, hükümetçe belirlenmiş amaçlar doğrultusunda toplumun önüne bir vizyon ve iddia koymasıdır.

Önümüze gelen bu metnin en büyük eksikliği de bence budur. AKP hükümetinin önümüzdeki beş yıl için topluma sunacak ne bir vizyonu, ne bir iddiası, ne de bir ufku vardır.

Tersine açıklanan bu metin AKP’nin 10 yıldır izlediği ekonomi politikalarının iflasının ilanıdır.

AKP’nin 10 yıldır sürdürdüğü;

–         Üretimi değil, rant ve spekülatif kazancı önemseyen,

–         Vatandaşın gelirini değil borcunu artırmayı öngören,

–         Ekonomiyi sıcak paraya mahkum eden,

–         Reel sektörü değil finansı gözeten,

–         Orta sınıfı yok ederek, gelir dağılımını bozan,

–         Kitleleri tüketime yönlendiren,

Bu şekilde sanal bir zenginlik algısı yaratarak toplumu aldatan strateji ve politikaların artık sonuna gelinmiştir. AKP’nin Türkiye’ye söyleyecek yeni bir sözü kalmamıştır.

AKP, ciddi bir açmaz içindedir. Söyleyeceği her yeni söz, AKP’nin aslını ve geçmiş 10 yılının inkâr etmesi anlamına gelmektedir.

Peygamberimizin “Aslını inkâr eden bizden değildir”; milletimizin de “Aslını inkâr eden haramzadedir” dediği düşünülürse AKP hükümetinin sıkıntısı sadece bu cihanda değil, iki cihanda da büyüktür arkadaşlar…

Bir hükümet kendini ve 10 yıllık icraatını nasıl inkâr eder; kendi ile nasıl çelişkiye düşer? Bunu size rakamlarla anlatayım.

Bugün Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisidir. Satın alma gücü paritesine göre ise 16. büyük ekonomidir.

Aslında bu noktaya Türkiye, AKP iktidarından çok önce gelmişti. Türkiye, aynı ölçütle, 1987’de dünyanın en büyük 14. ekonomisi idi.

Bunları hatırlatmalıyız ki kendini her şeyin başı ve sonu zanneden Sayın Başbakan doğruları bilsin.

Bakın Başbakan Türkiye’yi ilk 10 ekonomi arasına sokacağını 2011 seçimlerinde taahhüt etmiyor muydu? Ediyordu. Bugün halen Başbakan bunu tekrarlamıyor mu? Tekrarlıyor.

Bunun için Türkiye’nin her yıl istikrarlı bir şekilde büyüme basamaklarını tırmanması ve rakiplerini birer birer geçmesi gerekiyor.

Hükümet plan döneminin sonunda 2018 yılında 1,3 trilyon dolarlık GSYH öngörmüş. Bunu IMF’nin aynı dönemdeki küresel tahminleri ile kıyasladığımızda, Türkiye’nin küresel ligde 17. sırada kalmaya devam edeceği anlaşılıyor.

Yani TL’deki olağanüstü şişmeye rağmen bu plan dengeleriyle Türkiye bir arpa boyu bile yol gidemiyor, olduğumuz yerde çakılıp kalıyoruz.

Satın alma gücü paritesine göre de baksak tablo yine değişmiyor. Türkiye’nin, önümüzdeki beş yılda, 16. sırada çakılı kalacağı anlaşılıyor.

Arkadaşlar; küresel yarışta yerinde sayan bir ekonomi yarışı kaybediyor demektir. Bu dengelerle ve politikalarla Türkiye’nin önümüzdeki beş yılı kayıptır. Türkiye mevcut politikalardan vazgeçmediği sürece ilk 10 ekonomi arasına giremez, vatandaşına hak ettiği refahı sunamaz.

AKP’nin 10 yıldır uyguladığı üretmeden, tüketme; kazanmadan harcatma yaratılan açığı da borçlanarak kapattırma politikalarının bedelini Türkiye bugün küresel yarıştan koparak ödüyor.

Değerli Milletvekilleri;

Son 10 yıldır izlenen ekonomi politikaları Türkiye’yi üretimden hızla uzaklaştırdı. Bakın son 10 yılda ekilen tarım alanı 3,4 milyon hektar geriledi.

Çiftçi 6,5 İstanbul büyüklüğündeki tarım alanını ekemez oldu.

Tarımda kendi kendine yeten Türkiye, artık karnını doyurmak için Arjantin’den mısır, Ukrayna’dan buğday, Şili’den angus ithal eder hale geldi.

AKP iktidarı cumhuriyet tarihinde ilk defa saman ithal edip, bunu bir de törenle besiciye dağıttı. Türkiye, bu iktidar elinde, kendi samanını bile üretemez hale düştü.

Yem fiyatına yetişemeyen besicinin, bakamadığı besisine hükümet kararnamesiyle kesme yasağı getirildi.

AKP hükümetinin elinde üreticinin de, üretimin de bereketi kaçtı…

AKP hükümetleri elinde Türkiye’nin sanayi tabanı da hızla aşındı.

1998’den 2012’ye Türkiye’de sanayi katma değerinin milli gelir içindeki payı 6 puan düşerek % 22’ye indi.

İlk ona girmek için Malezya’da bu pay % 42’den % 44’e; Tayland’da % 40’dan % 45’e; Çin’de ise % 45’den % 48’e yükseldi.

Türkiye dünya sanayi liginden düşerken, rakiplerimiz bizi geçti. Küresel araştırma enstitülerinden McKinsey’nin geçtiğimiz aylarda yayımladığı araştırmaya göre; Türkiye 1990’larda dünyanın en büyük 13. ; 2000’de en büyük 15. imalat sanayi ekonomisi iken 2010’da artık ilk 15’te yok.

Sanayimizin rekabet gücündeki erimeyi, yaptığımız ihracatın teknoloji yoğunluğundan da çok net görüyoruz.

2002’de toplam ihracat içinde ileri teknoloji ürünlerin payı % 6,2 iken, 2011’de bu oran % 2,8’e düştü. Türkiye, AKP iktidarı elinde yükte ağır pahada hafif ürünler ihraç eder hale geldi.

             İşte bu tabloyu yaratan AKP iktidarı bugün getirdiği 10. Planda sanayileşmenin öneminden, yüksek teknolojili ürün ihracatını artırmaktan dem vuruyor.

10 yıldır bu ülkede başka bir parti iktidardı, başka birileri başbakandı da biz mi fark etmedik arkadaşlar?

Biz hükümeti 10 yıldır uyarmaya çalışıyoruz. CHP, “Sanayi ve tarım” dedikçe, AKP, “AVM ve rezidans” dedi.

Biz, “Cari açık rekabet gücünün erimesidir” derken; AKP ve Başbakan, “Finanse edildiği sürece cari açık sorun değildir” dedi.

CHP, “Türkiye’yi dünyanın üretim üssü yapacağım” derken; Başbakan, “Türkiye’yi dünyanın alış-veriş ve perakende ticaret üssü yapacağım” dedi.

Başbakan millete verdiği pek çok sözü tutmadı, pek çok konuda gömlek değiştirdi, dün ‘ak’ dediğine bugün ‘kara’; dün ‘kara’ dediğine, bugün ‘ak’ dedi. Ama doğrusu bu AVM ve rezidans konusundaki çizgisini, Gezi Parkı’na kadar hiç bozmadı.

Başbakan AVM ve rezidans aşkı uğruna milletin biber gazıyla boğulmasını, polis copu altında kalmasını ve TOMA’lardan sıkılan kimyevi sularla ıslatılmasını alkışladı, halkına karşı bunu yapanlara, “Destan yazdınız” dedi.

Millete “çapulcu”, “ayyaş” ve ağzıma alamayacağım pek çok hakaret ve iftira ile diklendi. Ama millet de Başbakan’a karşı dik durdu. Başbakan sonunda Taksim’e AVM ve rezidans projesinden, şehir müzesine ricat etti.

Değerli Milletvekilleri;

Bakın Başbakan’ın AVM ve rezidans aşkı Türkiye’yi sanayi süper liginden düşürdü ama aynı aşk geçtiğimiz yıl Türkiye’yi dünya AVM ve alışveriş liginde 14. sıraya çıkardı. Bu haberler yandaş basın tarafından millete adeta müjde olarak verildi.

Şimdi AKP hükümeti ve Başbakan 10 yıllık icraatını ve AVM ve rezidans aşkını inkâr ederek, bu plan döneminde sanayileşmenin hızlandırılmasından bahsediyor.

Hükümetin bu haline güler misiniz, yoksa milletin böyle bir hükümet tarafından yönetilmesine ağlar mısınız, artık kararı siz verin arkadaşlar…

Değerli Milletvekilleri;

Hükümetin 10 yıllık uzun bir uykudan sonra farkına vardığı bir diğer gerçek; Türkiye’nin sahip olduğu demografik fırsat penceresidir.

Planda uzun uzun bu pencerenin öneminden ve 2030’dan sonra bu pencerenin kapanacağından bahsediliyor.

Bugün Türkiye’de iş arayan her beş gençten birisi işsiz… Genç işsizler ordumuzun mevcudu bu yılın mart ayı itibariyle 844 bin kişi…

Bu, sahip olduğumuz demografik fırsat penceresini kullanamadığımızı açıkça gösteriyor.

Oysa Türkiye genç nüfusu başta olmak üzere, çalışmak isteyen vatandaşlarımızı istihdama koşabilse kişi başına milli gelirini çok daha hızlı artıracak ve kalkınma yarışında yukarılara çıkabilecek.

Değerli Milletvekilleri;

Bakın 2012 itibariyle 75 milyonluk Türkiye ailesinin sadece 25 milyon ferdi çalışmış ve 786 milyar dolarlık gelir yaratmıştır. Yani her üç kişiden biri çalışmış ve ortaya 786 milyar dolarlık bir gelir çıkarmıştır.

Yaratılan bu gelir tüm aile yani 75 milyon tarafından paylaşılmış ve 2012’de her bir aile ferdi başına düşen gelir 10 bin 504 dolar olmuştur.

Oysa Türkiye’de istihdam edilenlerin oranını (% 45) Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ortalamalarına (% 65) getirilebilse idi, Türkiye’de kişi başına gelir 15 bin dolar düzeyine gelecekti.

Bu kaybettiğimiz 10 yılda bir de çalışanlarımızın verimliliğini arttıracak eğitim başta olmak üzere yapısal reformlar yapılsaydı Türkiye işte o zaman sıçrayacak ve rakiplerini bugün birer birer geçecekti.

Oysa bugün gençlerimizi iş sahibi yapamadığımız gibi onlara iyi bir eğitim de veremiyoruz.

25–64 yaş arasındaki nüfusun % 69’u lise seviyesinin altında eğitime sahip. OECD’de aynı oran % 26. Çalışacak nüfusun çok büyük bir bölümü lise altı eğitimle iş yaşamına tutunmaya çalışıyor.

Türkiye’de eğitimin kalitesi de tartışmalı. OECD’nin PISA sonuçlarında Türkiye son sıralara adeta hapsoldu.

Türkiye okuma becerisinde sondan 3. ; matematik becerisinde sondan 3. ; fen bilimleri becerisinde sondan 4. sıradayız.

Gençlerimizi iyi eğitemezsek, nasıl bilgi toplumu oluruz? Dünya standardında katma değer yaratan iş gücüne nasıl sahip olabiliriz?

AKP, son 10 yıldır bu alanlarda hiçbir iyileşmeyi sağlayamadı. Son 10 yıldır hükümet aynı hükümet ama her Milli Eğitim Bakanı ile eğitim sistemi sil baştan yazıldı.

En son 4+4+4 sistemi adeta Milli Eğitim bürokrasisinden ve Bakandan kaçırılarak bizzat Başbakan’ın talimatı ile doğru dürüst tartışılmadan yasalaştırıldı.

Bakın bugünkü gazetelerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın 60–66 aylık çocukların sisteme uyum sorunları konusundaki tespitlerine yer verilmiş. Bakanlığın şimdi tespit ettiği bu sorunları biz size o gün söylemiştik. Okulların fiziksel koşullarının bu sisteme uygun olmadığını, uyum sorunları olacağını tek tek anlatmıştık. Ama Başbakan çıktı, tek başına, çocukların kaç yaşında okula gideceğine karar verdi.  Şimdi geldiğimiz noktada okullarda “minderli” eğitime geçiyoruz.

AKP hükümeti şimdi çıkmış 10 yıldır kullanamadığı demografik fırsat penceresinin hem nicelik olarak kullanacağından, hem de beşeri sermayenin niteliğini artıracağından söz ediyor.

10 yıl sonra bunları diyen bir iktidara “Akşam yemeğinden sonra günaydın derler”.

Değerli Milletvekilleri;

AKP iktidarı, planda nitelikli insan ve güçlü bir toplum başlığı altında çok güzel sözler söylüyor.  İnsan için ve insan ile beraber kalkınma anlayışından bahsediyor. Bunlar elbette güzel sözler. Bunları yazan bürokrat arkadaşlarımı kutluyorum.

Ama insan odaklı kalkınma anlayışını yürütecek bir iktidarın ülkedeki farklılıklara saygı duyması gerekir.

Toplumu yüzdelik oy dilimlerine bölen, % 50’yi evinde zor tutuyorum diyen, milleti kutuplaştıran, ayaklar baş olmaz diyerek demokratik talepleri küçümseyen bir zihniyetle kapsayıcı, istikrarlı ve insan odaklı bir büyüme asla sağlanamaz.

Aynı zihniyetle gelir dağılımı da düzeltilemez. Bakın Forbes dergisi açıkladı. 2012 itibariyle Türkiye’deki dolar milyarderlerinin sayısı 43 kişi. Japonya’da ise aynı dönemde dolar milyarderlerinin sayısı 22 kişi…

Japonya’nın toplam milli geliri Türkiye’nin 7,5 katı ancak, Türkiye’deki dolar milyarderlerinin sayısı, Japonya’nın iki katı.  İnsan odaklı bir ekonomide bu tablo asla olmaz.

Bakın dünya bankası verilerine göre günde 2 dolardan az kazanan nüfusun toplam nüfus içindeki payı 2002-2012 döneminde:

–         Ülkemizin de içinde yer aldığı gelişen avrupa ve orta asya ekonomilerinde 5,7 puan,

–         Meksika’da 9 puan,

–         Taylan’da 8,4 puan düşmüş.

–         Türkiye’de yoksulluktaki düşüş ise sadece 4,9 puan.

Rakamlara karşılaştırmalı bakınca AKP iktidarının, yoksullukla mücadelede, bize benzer ekonomiler kadar, başarılı olamadığını açıkça görüyoruz.

Değerli Milletvekilleri;

Hükümetin getirdiği bu metnin en eğlenceli yeri belki de kurumsal kalitenin artırılmasına yönelik kısımlarında yer alıyor.

Bir ülkede çocukların kaç yaşında okula gideceğinden, ailelerin kaç çocuk yapacağına kadar;

Köprü ve yolların güzergâhından, hangi mahalleye kaç kat bina yapılacağına kadar;

Vatandaşları partisine, mezhebine göre fişletip; kamu taşınmazlarının kimlere kiraya verileceğinden, satılacağına, kamu ihalelerini kimin alacağına kadar;

Memleketteki her karar tek bir adamın ağzına bakıyorsa bu ülkede kurumsallaşmadan ve kurumsal kaliteden bahsedebilir miyiz?

Bir ülkede Başbakan; hem jinekolog, hem pedagog, hem jeolog, hem mimar, hem mühendis, hem ekonomist olabiliyorsa o ülkede ne kurumsallaşmadan, ne iş bölümünden, ne de kurallı bir demokrasiden söz edebiliriz. O ülkede olsa olsa keyfi tek adam rejiminden söz ederiz. Bugün Türkiye’nin genel manzarası tam da bunu göstermektedir.

Değerli Milletvekilleri;

Bugün bu ülkenin en önemli kırılganlığı giderek otoriterleşen Başbakanıdır.

Başbakan iktidarda 10. Yıl hastalığı olarak da bilinen “Hübris Sendromu’na” yakalanmıştır.

İktidarda uzun süre kalan liderlerin artan kibiri, yani hübrisi, liderin sağlıklı karar almasını engeller. 

Bu hastalığa yakalanan lider eleştiriyi kabul etmez, en yakın arkadaşlarını bile dinlemez. Liderin yaşadığı bu ‘güç kirlenmesine’; “Hübris Sendromu”  denir.

Bu hastalığa yakalanan lider örneklerini dünyada da görmek mümkün, değerli arkadaşlar. ABD’de oğul Bush,  İngiltere’de geçenlerde vefat eden Margaret Thatcher buna örnek olarak verilebilir.

Thatcher, 1979’dan 1990’a kadar 11 yıl iktidarda kalmış. Bu dönem zarfında seçim kaybetmemiş; ancak yakalandığı bu illet, başbakan Thatcher’ı koltuğundan etmiş.

Kendisine en yakın olan arkadaşları kibirli liderin yanından yavaş yavaş uzaklaşmış.  Partisinin karşı çıkmasına karşın ‘kelle vergisinde’ ısrar edince de, partisi koltuğu Thatcher’dan almış.

Ne de olsa gerçek demokrasilerde kişiler değil, kurumlar önemlidir. Gerçek demokrasilerde kişiler ‘yolcu’, kurumlar ‘hancıdır’.

Değerli Milletvekilleri;

Bir liderin bu illete yakalanıp yakalanmadığını bazı bulgulara bakarak teşhis etmek mümkündür… Bir kaçını paylaşayım, takdiri sizlere ve millete bırakayım. Bu hastalığa yakalanan lider:

–         Dünyayı, gücünü kullanarak kendini yüceltebileceği bir yer olarak görür. Gezi Parkı olaylarında vatandaşlara orantısız güç kullanma talimatını veren, bunu da ödüllendirenin bizzat Başbakan olduğunu söylersem herhalde ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

–         Bu hastalığa yakalanmış lider kendisini başında bulunduğu kurum veya devlet ile bir tutar. Başbakan’ın sürekli, “Benim Valim, benim Emniyet Müdürüm, benim Genel Kurmay Başkanım” ifadelerini sizlere hatırlatmak isterim.

–         Bu sendromu yaşayan lider kendisi için öteki olan grubu açıkça hor görür. Başbakan’ın gezi olaylarında millete yönelttiği “Çapulcu, ayyaş, terörist, ayaklar” ifadelerinin nedenini eminim şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur arkadaşlar.

–         Bu hastalığa yakalanan lider milletine, iş arkadaşlarına ya da adalete karşı değil; sadece tarihe, ya da Tanrı gibi bir üst iradeye karşı hesap verebilir olduğunu düşünür. Başbakan’ın Sincan mitinginde “Biz sadece Allah’a hesap veririz” sözlerini normal bir demokraside kabul etmek mümkün müdür? Kamusal bir hizmeti yerine getiren Başbakan’ın bir usulsüzlüğü veya yanlışı varsa bunun hesabı sadece mahşer gününe mi kalacak? Başbakan mahşer gününde elbette kişisel kusur ve hatalarının hesabını yüce Allah’a verir.  Biz Allah ve kul arasına girmeye çalışan bezirgânlardan değiliz. Ama bu dünyada kamusal bir görev yerine getirirken kul hakkı yediyse, halkı kin ve nefrete düşürecek eylem ve sözlerde bulunduysa, toplumu ayrıştırdıysa, polise kanuna uymayan emirler verdi ve polis bunlara uygulamaya zorlandıysa elbette bunu yapan adalete ve Türk yargısına hesabını verecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın arkadaşlar…

–         Son olarak bu Hübris hastalığına yakalanan lider aşırı özgüvenin neden olduğu yanlış politikalarda ısrar eder. Kararlarının sonuçlarını düşünmez. Başbakan tek bir cümle ile gezi olaylarını durdurabilecek iken; bunu ilk günden itibaren yapmamıştır.

–         Başbakan’ın kışkırtıcı yaklaşımına ekonominin kendi kırılganlıkları yani rekorlar kıran cari açık, döviz açık pozisyonu, kısa vadeli dış borç stoku ve yetersiz döviz rezervleri de eklenince bizim piyasalarda durum daha da vahimleşti. Dışarısı Bernanke’nin açıklamalarıyla “bir” zarar ederken; biz Başbakan’ın kibri ve sıcak paracı ekonomi politikaları nedeniyle “üç” zarar ettik.

–         Arkadaşlar, 2002’de kısa vadeli dış borç 16,5 milyar dolar, cari açık 622 milyon dolar iken; bugün kısa vadeli dış borç 115 milyar dolara, cari açık ise 47 milyar dolara geldi. Bunun sonucunda Başbakan’ın 135 milyar dolar diye övündüğü döviz rezervleri yetersiz kaldı.

–         2002’de her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık, yani bir yıllık döviz gideri karşılığında Merkez Bankası kasasında 166 dolar rezerv varken, şimdi 78 dolar kaldı. Ama kısa vadeli borçları ve cari açığı görmemekte ısrar eden Başbakan yetersiz rezervlerle halen övünmeye devam ediyor.

–         Yine 2002’de bu ülkenin döviz açık pozisyonu 85,5 milyar dolardı, şimdi 451 milyar dolar. Yani her on kuruşluk devalüasyon ekonomiye 45 milyar TL kur farkı yükü yüklüyor. Bunun önemli bir kısmı da kısa vadeli yükümlülüklerden kaynaklanıyor.

–         Bugün Türkiye benzer ekonomilere göre daha çok dalgalanıyorsa, ABD’nin parayı sıkılaştırmasından en çok etkilenecek ekonomi olarak tanımlanıyorsa ardında işte bu ekonomik kırılganlıklar bulunmaktadır. İktidar ve Başbakanı bunları görmezden geldi.

–         Ülkenin dış borçları AKP iktidarında, cumhuriyet döneminde 80 yılda gelmiş geçmiş tüm iktidarların aldığı dış borcu 2,7’ye katlayıp 350 milyar dolar olmuşken, vatandaş borca batmışken 20 milyar dolarlık IMF borcunu ödemekle övünen,

–         Derecelendirme kuruluşlarının Asya, Rusya ve son krizlerdeki performanslarını unutup not artışlarıyla gözü kamaşan,

–         Verilen Hazine garantilerine rağmen bir türlü finansmanı bulunamayan milyar dolarlık projelerin, şaşalı temel atma törenlerine aldanan Başbakan, piyasaların bu tepkisini görünce şaşırdı kaldı.  

–         Kendisinin sınır tanımaz kibrinin ve artık yer kabuğuna sığmayan egosunun neden olduğu olaylar büyüdükçe de yanlışının faturasını ne olduğu anlaşılamayan farklı kesimlere ciro etmeye çalıştı.

Daha geçtiğimiz yıl bu ülkeye 1 milyon dolar getiren sıcak paracılara, borsa da 630 bin dolar, devlet kâğıtları piyasasında 210 bin dolar kazandıran bu Başbakan ve bu hükümetti.

Gezi olaylarından sadece bir ay önce, nisan ayında, kamu borç kâğıtlarına sıcak paracılar 9 milyar dolar para yatırıp rekor kırmışlardı.

Türkiye 2012 yılında sıcak paracılara en çok kazandıran ülke ödülleri aldı. Yandaş medya da bunları çarşaf çarşaf yazdı

Ama sıcak para Mayıs’ta çıkmaya başlayınca; Başbakan iktidar olurken desteklerini almak için kadrolarını yolladığı, sonra da kucakladığı sıcak paracıları birden bire “lobici” ilan ediverdi. Başbakan’a göre olayların sorumlusu faiz lobisiydi.

Ama bu bahane Başbakan’ın olaylardaki sorumluluğunu saklamaya yetmeyince; bu defa Başbakan çıktı alışılmış “darbe” ve “dış mihrak” bahanelerine sığınmaya çalıştı.

Oysa Başbakan uzunca bir süredir devam eden kendi yaşam tarzını ve ahlak anlayışını topluma dayatma, toplumu ayrıştırma sevdasından vazgeçebilseydi bu olaylar yaşanmaz ve olaylar bu noktaya gelmezdi.

Başbakan bunları yapabilseydi ne faiz lobisi, ne darbe ne de dış mihraklar gibi bahanelere sığınmak zorunda kalacak, ne de millete bu bedelleri ödetecekti.

Üzülerek söylüyorum. Başbakan, bu olgunluğu göstermedi.

Değerli Milletvekilleri;

Türkiye’nin, pek çok kırılganlığı vardır, ancak en önemli kırılganlığı, Hübris hastalığına yakalanmış bir başbakan tarafından yönetilmesidir. Böyle bir başbakan idaresinde seçimlere kadar geçecek birkaç yılda Türkiye ciddi bedeller ödeme riskiyle karşı karşıyadır.

AKP’nin bu ülkeye yapacağı en büyük iyilik İngiliz Muhafazakâr Partisi’nin Thatcher’a tanıdığı onurlu çıkış imkânını kendi liderine tanıyarak, Başbakanın çıktığı yaz tatilini rahatça sürdürmesine imkân sağlamaktır.

Değerli Arkadaşlarım;

Büyüme stratejimizi üretime, istihdama, zenginleşmeye, yaratılan zenginliği hakça paylaşmaya dayandırmalıyız. AKP’nin büyümeyi sıcak paraya dayandıran paradigmaları ile dünyanın ilk 10 büyük ekonomisi arasına girme hedefimizden hızla uzaklaştığımızı bu hükümetin hazırladığı 10. Kalkınma Planı bir kez daha ortaya koymuştur.

Eleştirilerimizin ve önerilerimizin iktidar kanadında samimi bir biçimde değerlendirilmesini temenni ediyor, 10. Kalkınma Planı’nın milletimize hayırlı olmasını diliyorum. 

16 Nisan 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması

Dönem: 24 Yasama Yılı: 3 Tarih: 16.04.2013 Birleşim: 92 Ham Tutanak Sayfası:

Konuşmacı: FAİK ÖZTRAK Seçim Çevresi: TEKİRDAĞ

Tutanak Metni:


CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Milliyetçi Hareket Partisi tarafından verilen araştırma önergesinin lehinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum, bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, 2012 yılında büyüme yüzde 2,2. Buna baktım, bazı bakanlar diyorlar ki: “Makul büyüdük. Hatta, dışarıdaki duruma bakarsanız iyi de büyüdük.” Ben biraz dışarıdaki durumla ilgili size bilgi vereyim. Dışarıdaki durumu nereden anlayacağız? Dünyada bize benzeyen 150 tane ekonomi var. Bu 150 tane ekonomi içinde Türkiye 2012’de yüzde 2,2 büyüyerek kaçıncı olmuş? 111’inci. Şimdi, dünyada durum böyleydi, onun için bizde böyle oldu, diyebilir miyiz? Büyüme hızı olarak 111’inci sıradayız.

Değerli milletvekilleri, yine 2012 yılında -büyümesi en hızlı düşen- bir yıl önceki yüzde 8,8’den yüzde 2,2’ye düşmüşüz, yani 6,6 puan daralmışız, düşmüşüz. 150 ekonomi arasında 5’inci ekonomiyiz.

Şimdi, bunun dünya konjonktürüyle ilgisi ne? Bu açıkça, 2012’de Hükûmetin beceriksizliğini ortaya koyuyor. Birileri almış başını gitmiş, biz yerimizde saymışız.

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Geriye gitmişiz.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Peki, bunun sonucunda ne olmuş? Bakınız, vatandaşımızın kişi başına geliri bir yılda sadece 38 dolar artmış ama dışarıdan bu ülkeye sıcak para getirip İstanbul Menkul Kıymetler Borsasına yatıran sıcak paracının her 100 dolarına 64 dolar para vermişiz, vatandaşa 38 dolar, sıcak paracının her 100 dolarına 64 dolar. Adalet mi bu? Diyelim ki burada risk aldılar. Risksiz olan kamu kâğıdına gitti, yatırdı. Her 100 dolar getirene, getirip kamu kağıdına yatıran sıcak paracıya da 21 dolar vermişiz. Şimdi, adalet bunun neresinde? Bunun sonucunda ne olmuş biliyor musunuz değerli arkadaşlarım? Bugün yayınlandı: Ölüm istatistikleri. 2012 yılında intiharlar yüzde 26 artmış bir yıl önceye göre.

Bakınız, burada şunu söylemek istiyorum: AKP iktidar olduğundan bu yana, 2003-2012 yılları arasında Türkiye 134 milyar dolar iç borç kullanmış; bu, kendisinden önce çok partili yaşama geçtiğimiz 1946-2002 arasında mevcut 42 hükûmetin kullandığının 1,5 katı. Yine, on yılda 207 milyar dolar dış borç kullanmış, bu da kendisinden önceki hükûmetlerin 1,6 katı. 38 milyar dolarlık özelleştirme yapmış, bu da kendisinden önceki hükûmetlerin 5 katı. Yetmez, 1,1 trilyon dolar da vergi toplamış, bu da kendisinden önceki seksen yıldaki hükûmetlerin topladığı verginin yaklaşık 2 katı.

Değerli milletvekilleri, bu kadar parayı topladıktan sonra geldiğimiz noktada ne var? AKP’den önceki tüm cumhuriyet hükûmetleri seksen yılda bu ülkeyi yılda ortalama yüzde 5,1 oranında büyütmüş, AKP de yüzde 5 oranında büyütmüş bu kadar kaynağa rağmen, bu kadar imkâna rağmen. Yine, bize benzeyen ekonomiler aynı dönemde yüzde 6,5 büyümüş, biz yüzde 5 büyümüşüz. AKP iktidara geldiğinde tüketicilerin bankalara borcu 2,2 milyar Türk lirasıymış, 2013’ün Şubat ayında tüketicilerin bankalara borcu 100 kat artarak 201 milyar Türk lirası olmuş. Yine, AKP iktidara geldiğinde vatandaşların kredi kardı borcu 4,3 milyar Türk lirasıymış -17 kat artmış on yılda- 72,2 milyar Türk lirası olmuş. AKP iktidara geldiğinde ailelerin borçları gelirlerinin yirmi de 1’inden azmış, bugün geldiğimiz noktada borçların gelirlere oranı yarı yarıya olmuş. Son on yılda kişi başına borç 4.500 dolara çıkmış. Bu, bugün doğan her çocuğun kaşını gözünü, anne veya babasından 2.537 dolarlık dış borcu da “Tayyip Amcalarından” aldığını gösterir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, 2011 yılında cari açığı en yüksek 2’nci ekonomi olmuş. 2012 yılında da –azalttık, azalttık demişiz- 7’nci sıraya gerileyebilmişiz sadece hâlâ ilk 10’da kalmaya devam etmişiz. 79 yılda, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetlerinin vermiş olduğu toplam dış ticaret açığı 246,9 milyar yani 247 milyar dolar. On yılda, AKP iktidarlarının vermiş olduğu dış ticaret açığı 587 milyar dolar yani seksen yılın 2,5 katı. Şimdi, arkadaşlarımız burada çıkıyor “İhracatta da çok önemli adımlar attık, ithalatta da çok önemli adımlar attık.” İhracatta atılan adımları bilmem ama ithalatta atılan adımların çok önemli olduğunu bu dış açık rakamları açıkça ortaya koyuyor. (CHP sıralarından alkışlar)

Bakınız, değerli milletvekilleri, yine 1950’den 2002 yılına kadar geçen elli iki yıllık dönemde –rakamlar böyle çünkü- Türkiye’nin toplam cari açığı 43,7 milyar dolar, AKP’nin elinde geçen on yılda Türkiye’nin toplam cari açığı 333 milyar dolar. Yine, Türkiye’nin finansal borçları yani döviz cinsinden mali borçlarıyla dışarıdan alacakları, mali alacakları arasındaki fark AKP iktidara geldiğinde 85 milyar dolar, bugün 5 kat artmış 426 milyar dolar. Şimdi, benim verdiğim bu rakamların hepsi devletin resmî rakamları. TÜİK’in sitesinden, diğer sitelerden, Merkez Bankasının sitesinden bu rakamları kontrol etmeniz mümkün.

Şimdi, bakınız, bir şey söyleniyor, deniyor ki: “Bugün Merkez Bankasının kasasında 125 milyar dolar rezervimiz var.”

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI İSMET YILMAZ (Sivas) – 127.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Peki, 127 milyar rezervimiz var.

Peki, AKP iktidara geldiğinde ne kadardı? 28,3 milyar dolardı. Artmış ama bir şeyi söylemiyoruz arkadaşlar, vatandaşa karşı samimi olmamız lazım. Artan başka bir şey daha var, kısa vadeli borç. Şimdi, bakınız, kısa vadeli borç, 28 milyar dolar rezervimiz olduğunda 16 milyar dolarmış, şimdi gelmişiz 107,5 milyar dolara. Yine bir yıllık cari açığımız bugün, 46,8 milyar son bir yıldaki cari açık, buna karşılık siz iktidara geldiğinizde 626 milyon dolar. Yani AKP iktidara geldiğinde her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç artı cari açık karşılığında 166 dolar rezerv varmış, bugün bu 100 dolarlık cari açık artı kısa vadeli borç karşılığındaki rezervimiz 81 dolara düşmüş.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Kısa vadeli borç kamunun mu, özel sektörün mü?

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Sayın milletvekilleri, bu soruyla her yerde karşı karşıya kalıyoruz.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Kalacaksın tabii.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Amerika Birleşik Devletleri’nin batmadan önceki kısa vadeli borcu kamunun muydu, özel kesimin miydi? Amerika’daki devralınan bankalar kamuda mıydı, özel kesimde miydi?

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Kıyaslamayı kamununkiyle yapacaksın.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – İngiltere’deki devralanın bankalar kamuda mıydı, özel kesimde miydi?

MEHMET ŞANDIR (Mersin) – Türkiye’de batan bankalar kamunun muydu, özel sektörün müydü?

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Merkez Bankasındaki para kamunun, özel sektörün parası…

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Bakınız, şunu söyleyeyim, hiç şey yapmayalım: Bir ülkedeki kırılganlığa baktığınız zaman dış borçta özel-kamu toplam borca bakacaksınız. Çünkü, sistemik bir kriz çıktığı zaman bu borçların hepsine garantör olmak durumunda kalıyorsunuz.

ÜNAL KACIR (İstanbul) – Yani, özel sektörün borcunu sayıyorsun, onun mevduatını sayıyorsun.

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, şimdi, bakınız, bir başka şey söyleyeyim: “Sanayide üretim şöyle yukarı gitti, böyle yukarı gitti.” Arkadaşlar, 1990 yılında Türkiye, sanayi üretimi liginde ilk 15 ülke arasında 13’üncü sıradaydı.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAİK ÖZTRAK (Devamla) – 2010’da geldiğimiz yer: İlk 15’in arasında yoğuz, bu ligden düşmüşüz. Dolayısıyla, sayın milletvekilleri, verilen rakamlar Türkiye’nin hâlini ortaya koymuyor, intiharlar Türkiye’nin durumunu ortaya koyuyor.

Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz Sayın Öztrak.


* Uzman stenograf kontrolü ve son kontrolden geçmemiş tutanaktır.

13 Mart 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı)

 

ALTINCI OTURUM

Açılma Saati: 20.55

BAŞKAN: Başkan Vekili Mehmet SAĞLAM

KÂTİP ÜYELER: Özlem YEMİŞÇİ (Tekirdağ), Muhammet Rıza YALÇINKAYA (Bartın)

 

(…)

CHP GRUBU ADINA FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ek madde ihdasıyla ilgili grubumun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum, bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Tabii, bu ek madde teknik bir gereklilikten yapılan bir düzenleme olduğu için ve personelin özlük haklarıyla ilgili olduğu için üzerinde çok fazla söylenecek bir şey yok ama bu vesileyle izin verirseniz bu kanunun geneli hakkındaki bazı görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli milletvekilleri,  bu tasarı 5784 Sayılı Yasa’yı değiştiriyor.

2008 yılında -ben hatırlıyorum- 5784 Sayılı Yasa Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmüştü. Şimdi, bir kurumsallaşma olması lazım. Bu yasayla birçok mali hüküm değiştiriliyor, birçok mali yükümlülük ihdas ediliyor, birçok mali yükümlülük de kaldırılıyor. Dolayısıyla, bu yasanın yine Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülmesi gerekirdi ama her ne hikmetse, bu defa da ana komisyon olarak Sanayi ve Enerji Komisyonuna gitmiş vaziyette. Şimdi, burada bir açıklık olması lazım ve bu konularda artık Mecliste bir kurumsallaşmanın olması gerekiyor. Bakıyorsunuz, bir dönem Plan ve Bütçe Komisyonuna giden yasalar bir başka dönem bir başka komisyona gidiyor. Dolayısıyla, bunun neden böyle yapıldığını da anlatmak son derece güç oluyor.

Diğer taraftan, bu yasayla şunun yapılmak istendiği söyleniyor yani deniyor ki: “Yatırım ortamının geliştirilmesi için hukuki belirliliğinin artırılmasına çalışıyoruz bu yasayla.”

Değerli milletvekilleri, tabii, hukuki belirlilik yatırım ortamının iyileştirilebilmesi bakımından, mülkiyet haklarının garanti altına alınabilmesi bakımından son derece önemli ama bugün, bu ülkede hangi yasayı çıkarırsanız çıkarın, bu amaçla, siz yatırımcıyı kolay kolay bu ülkede mülkiyet haklarına saygı gösterildiği konusunda ikna edemezsiniz çünkü bugün, bu ülkede öyle kurullar var ki, öyle bağımsız kurullar var ki sürekli Başbakanın ağzına bakıyorlar. Kararlar Başbakanın iki dudağının arasında. “Ben bunu beğenmedim, ben bunu millete nasıl izah ederim? Milletin hakkı yeniyor.” diyor bir gün Başbakan, bir ihaleyi iptal edebiliyor. Bir başka gün de “Bunu buna vereceksiniz, şöyle yapacaksınız.” diye Merkez Bankasına veyahut başka bağımsız kurullara talimat verebiliyor.

Şimdi, bir şey anlatılıyor, IMF’ye borç veriyormuşuz. Nasıl IMF’ye borç veriyorsunuz? Merkez Bankasının rezervlerini Uluslararası Para Fonu’nda yatıracaksınız, orada da şunu diyorsunuz: “Haa, ben ihtiyaç duyduğum anda bana bu parayı geri vereceksin.” IMF’ye yatıracaksınız. Ekonomiden Sorumlu Sayın Başbakan Yardımcısı diyor ki: “Biz Başbakanla öyle iyi anlaşıyoruz ki ‘Tamam, bunu yapacağız.’ diyoruz, iki dakikada bu kararı çıkarıyoruz.” Sayın Bakan, Sayın Başbakan; bununla ilgili Merkez Bankası Yönetim Kurulunun kararı nerede? Hani Merkez Bankası bağımsızdı? Değerli milletvekilleri, onun için şunu söylüyorum: Hangi yasayı çıkarırsanız çıkarın, eğer bu ülkede ekonomi yönetiminde, ekonomi yönetiminin günlük işleyişine başbakanlar, bakanlar sürekli müdahale ederlerse bu ülkede ekonomik ajanları, ekonomik birimleri mülkiyet haklarının garanti altında olduğuna inandıramazsınız, yatırım yapmalarını temin edemezsiniz.

Şimdi, yine bu yasaya dönüp baktığımız zaman, daha çok yatırımcı hakları korunuyormuş gibi gözüküyor ama tüketicinin haklarını açıklığa kavuşturacak bu yasada hiçbir şey yok. Oysa bu ülkede enerji sektörünün en büyük mağduru tüketici. Dünyanın en pahalı elektriğini bu ülkenin insanı tüketiyor. Dünyanın en pahalı benzinini, mazotunu bu ülkedeki insanlar tüketiyor. Doğal gazı karşılaştırdığınız zaman birçok ülkeden daha pahalı. Biz niye mesela doğal gazı burnumuzun dibindeki Rusya’dan İngiltere’nin veya Avrupa’nın diğer ülkelerinin aldığından daha pahalıya satın alıyoruz? Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum: Bu yasada, her gün farklı farklı kurallarla karşılaşan ve dolayısıyla, gerçekten dünyada en pahalı elektriği, enerjiyi tüketen tüketicinin haklarını koruyacak; tüketicinin ucuz, güvenilir, kesintisiz enerjiye ulaşımını sağlayacak hiçbir şey yok.

Bu kanunla bir elektrik piyasası getirilmek isteniyor. Değerli milletvekilleri, 1996 yılında ilk defa Norveç ve İsveç arasında enerji değişim programıyla başlayan bir husus bu, enerji piyasası düzenlemesi. Daha sonra buna Danimarka, Finlandiya, Estonya -2002 yılında- ve Litvanya katılmış. Ondan sonra da, 2006 yılında Almanya, 2010 yılında da İngiltere dâhil olmuş.

Sonuçları tam olarak irdelemek mümkün değil, ama Avrupa’da bu sisteme dâhil olan ülkeler ile dâhil olmayan ülkelerdeki fiyatları karşılaştırmışlar, bu sisteme dâhil olan ülkelerde tüketicinin karşı karşıya kaldığı fiyat artışları diğerlerine göre çok daha yüksek olmuş. Dolayısıyla, böyle bir piyasa kurulmasıyla tüketiciyi de korumuş olmuyoruz değerli arkadaşlar.

Şimdi, tabii, aslında tüketiciyi korumak da şu anda baktığımız zaman  -kusura bakmayın- iktidar partisinin çok fazla umurunda değil. Neden değil? Çünkü iktidar partisi tüketicinin çok iyi durumda olduğunu varsayıyor ya da öyle zannediyor.

Bakın, daha yeni bu Hükûmetin bir bakanı çıktı, “Ayda 800 lira çok büyük para.” dedi. Yani şimdi, bakın, bu ülkede ayda 800 liraya nasıl çok büyük para dersiniz? Ondan sonra Sayın Enerji Bakanı çıktı, dedi ki “Bir ailenin ortalama elektrik faturası ayda 50 lira.” Ee, bakıyoruz, Türkiye’de ailelerin ortalama doğal gaza ya da kömüre ısınmak için ödedikleri para 130-135 lira. Ee, bunun üstüne bir de telefon faturası varmış, ayda ortalama 80 lira, onu da Sayın Bakan açıklamış. Ben bunların hepsini topluyorum, ne kalıyor? 50 lira, 80 lira ediyor 130, 130 da doğal gazı koyun üzerine 260 lira, 800 liradan elde kalan 540 lira parayla Türkiye’de aileler geçinsin deniyor.

Değerli milletvekilleri, benim bir tavsiyem var. Sürekli değil, ama buradan bir yasa çıkartın iktidar partisinin milletvekilleri olarak, bir ay, bir ay sayın bakanların 800 lira almasını sağlayın, maaşlarını 800 lirayla sınırlayın tek bir ay için. Çünkü şunu söyleyeyim, açıkçası 800 lirayla geçinmenin ne olduğunu sayın bakanların anlamasına ihtiyaç var.

Değerli milletvekilleri, şimdi milleti asgari ücretle geçindiriyorsunuz, ondan sonra da borçlandırıyorsunuz, borçlar artıyor, insanlar icralık duruma düşüyor, ondan sonra kalkıyorsunuz diyorsunuz ki “Bu iş yerinde, madenlerde, son dönemde olan kazaların sebebi -enerji sektöründe bu da-

borcunu ödemeyip, borcunu nasıl ödeyeceği düşüncesine dalan madencilerin dikkatsizliğinden bu kazalar oluyor. Onun için, icralık madencileri tespit edin, bunları uyarın, borçlarını geri ödemiyorlarsa işten atın.” Yetmiyor, yepyeni bir başka düzenleme daha yapıyorsunuz aynı yerde. “Bu madenciler çok geziyor.” deyip, madenin üstüne kilidi vurup insanları madende hapsediyorsunuz. Bunlar ne biçim uygulamalardır.

Değerli milletvekilleri, şunu söyleyeyim, bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Seçimden önce insanları borçlandırdınız, ondan sonrada abanın altından sopayı gösterdiniz, dediniz ki: “Bizi seçmezseniz faizler artar, borçları geri ödeyemezsiniz.” Seçime beş kala da ağıtlar yakmaya başladınız “bir daha, bir daha” diye. Bugün geldiğimiz noktada, borcunu ödeyemeyeni işten atıyorsunuz. Yani sabah burada birtakım müzakereler yapılıyordu, evet, maalesef iktidar partisinin adaleti bu arkadaşlar. Borcunu ödeyemeyenleri işten atmak.

Bakınız, bu ülkede millî gelir senede 770 milyar dolar, Japonya’da 6 trilyon dolar. Bu ülkede 1 milyar doların üzerinde serveti olan insan sayısı Japonya’nın 2 katı. E, herhâlde bunun ne biçim bir adalet olduğunu düşünmek durumundayız.

Bu arada şunu da sormak istiyorum: Şimdi birtakım politikalar uygulanıyor. Sayın Bakan, ocak ayında elektrik tüketiminin yüzde 0,2 düştüğü, şubatta da yüzde 6 düştüğü doğru mudur? Bu rakamlara da 2009 krizinde yani ekonominin küçüldüğü dönemde rastlandığı doğru mudur?

Sözlerimi bitirirken Genel Kurulu tekrar saygıyla selamlıyor, teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öztrak.

 

7 Şubat 2013 Tarihli TBMM Genel Kurul Konuşması(Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı)

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ

63’üncü Birleşim

7 Şubat 2013 Perşembe

 

(…)

BAŞKAN –Sayın Öztrak, buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)

FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nın 17’nci maddesiyle ilgili önergemiz vesilesiyle sözlerime başlarken Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, bu tasarının amacının, Meclisimiz tarafından 2002 yılında uygun bulunan Birleşmiş Milletler Terörün Finansmanının Önlenmesi Sözleşmesi’ne iç hukukumuzu uyumlaştırmak ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu konudaki kararlarını uygulamak için prosedür oluşturmak olduğu söylenmektedir.

Uluslararası camianın onurlu bir üyesi olarak taraf olunan sözleşmelerin gereğini yerine getirmek hukuk devleti olmanın da gereklerinden biridir. On yıldır bu yerine getirilmediği için Türkiye OECD Mali Eylem Görev Gücü tarafından terörün finansmanına kaynak sağlayan ülkeler arasında zikredilmeye başlanmıştır.

Şimdi ben merak ediyorum, on yıldır tek başına iktidarsınız, neden Meclisimizin kabul ettiği bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmediniz? Uluslararası camianın ülkemizi teröre finansman desteği veren ülkeler arasında göstermesini bile umursamamamızın sebebi nedir? HAMAS ile organik bağlantısı olduğu iddia edilen, sizin de hamilik yaptığınız söylenen, adı sivil toplum kuruluşu olan birtakım kuruluşların bu yasadan duyduğu rahatsızlık mı? Yoksa yurt dışından adı asrın dolandırıcılığına karışmış “Deniz Feneri gibi derneklerin mallarına el koyun.” talepleri gelir diye korktuğunuzdan mı?

İktidara geldiğinizden beri “Bu kanunu çıkaracağız.” diye Birleşmiş Milletleri, Avrupa Birliğini, OECD’yi oyaladınız. Ne zaman ki CIA Başkanı Başbakanı ziyaret etti, Eylem Gücü bu şubat sonuna kadar yasa çıkmazsa Türkiye’yi İran ve Kuzey Kore’yle aynı kategoriye almakla tehdit etti, işte o zaman Mecliste beklettiğiniz eski tasarınızı önergelerle komisyonlarda alelacele yamayarak Genel Kurula getirdiniz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1267 sayılı Karar’la sadece “El Kaide’nin, Taliban’ın mallarına el koy.” demiyor. Aynı komitenin İran bankalarına, İranlı nükleer şirketlerine ve bunların sahiplerine yönelik de mallara el koyma ve mali yaptırım kararları var. Madem Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarını iç hukukumuza uygulamak için düzenleme yapıyoruz, bu yaptırımları da kanun tasarısının kapsamına alalım. Neden almıyorsunuz?

İran ile muhabirlik ilişkisi kuran bankaların Amerikan bankaları ile ilişkisini kesecek adımları Amerika Birleşik Devletleri atmaktadır. Avrupa Birliği de, İran Merkez Bankası dâhil İran bankalarının Avrupa ile işlem yapmasını yasaklamıştır. Amerika Birleşik Devletleri Senatosunda ve Avrupa basınında Türkiye’nin İran’ı Birleşmiş Milletlerin koyduğu yaptırımlardan kurtarmak için gizli imkânlar sağladığı, İran Merkez Bankasının Türkiye’de çok sayıda finansal kurumu kendi işlemleri için kullandığı, Türkiye’deki aracıların Avrupa’da İran adına finansal kurum satın aldıklarına yönelik iddialar yer almaktadır.

Değerli milletvekilleri, ne hikmetse İran’a karşı Malatya’da füze kalkanını hızla kuran bu Hükûmet, aynı İran’a karşı Birleşmiş Milletlerin mali yaptırımlarını uygulamaya çekinmektedir. Sanki para söz konusu olunca bu Hükûmet için akan sular durmaktadır. Bakın, geçen yıl İran’a altınla yapılan doğal gaz ödemesi ihracat gösterildi. Başbakan Yardımcısı bu Meclis çatısı altında bunu itiraf etti. Ödeme ihracat gösterilince geçen yılın ihracat şampiyonu altın oldu. Ben burada Hükûmete soruyorum: İddia edildiği gibi, Birleşmiş Milletler yaptırımlarına tabi İran bankalarının paraları Türkiye’ye gönderilmekte midir? İran-Türkiye sınırında Türkiye’ye kayıt dışı para girmekte midir? Bundan kimler nemalanmaktadır? Geçen yıl İran’a doğal gaz ödemesi için gönderilen altınlarla ilgili işlemlere hangi kamu bankaları aracılık etmiştir? Bu bankalardan paraları kim çekmiş ve altınlar kimden alınmıştır? Son iki yılda Türkiye’de açılan yabancı şirket sayısında İran’ın ilk sırada yer alması tamamen tesadüf müdür? Türk bankalarındaki yabancılara ait mevduatın 5’te1’i neden İran’dan gelmektedir? Bu şirketleri ve hesapları MASAK denetlemekte midir? Türkiye’yi başka bir ülkenin paralarını akladığından şüphe edilen bir ülke konumuna düşürmek hangi siyasi aklın, hangi dış politikanın ürünü olabilir değerli milletvekilleri?

Değerli milletvekilleri, bu tasarıyla terörün finansman suçunun yabancı bir devlet veya uluslararası kuruluş aleyhine işlenmesi hâlinde soruşturma ve kovuşturması Adalet Bakanlığının talebine bırakılıyor. Bu, Hükûmeti rahatsız etmeyen bazı örgütlere mensup kişilere Türkiye’deki savcıların kendiliğinden soruşturma açmasını önler…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

FAİK ÖZTRAK (Devamla) –… ya da tam tersine 12 Eylül darbe muhtırası olarak Hükûmet terörist ilan ettirdiği muhaliflerin yurt dışındaki mal varlığını dondurabilir.

Değerli milletvekilleri, sözlerime burada son verirken hepinizi saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Öztrak.

31 Mayıs 2012 Tarihli Genel Kurul Konuşması(Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ve Teklifleri)

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TUTANAK DERGİSİ

114’üncü Birleşim

31 Mayıs 2012 Perşembe

 

FAİK ÖZTRAK (Tekirdağ) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama başlarken Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Hükûmetin bütçe uygulamaları tam bir istisna, muafiyet, mahsup uygulamasına dönüştü. Bunun anlamı şu: Artık, bütçede ne olduğunu göremiyoruz; gerçek harcama nedir, gerçek gelir nedir, bunları görmemiz mümkün değil. Bugün bunlar sıkıntı yaratmıyor gibi görünebilir ama yarın, öbür gün mutlaka çok ciddi sıkıntıları yaratacaktır. Burada da yine bir istisna getiriliyor. Bu nedenle bu istisnanın çıkartılmasını istiyoruz.

Değerli milletvekilleri, konuşmamın bu bölümünde, izninizle, bu yasanın amaçlarından biri olan teşvikle ilgili düzenlemelere de değinmek istiyorum. Başbakan 5 Nisanda teşvik paketini açıkladı. Arkasından, ekonomiden sorumlu Bakan da teşvik paketini açıkladı. Paketler orada duruyor ama teşvikle ilgili yapılan hiçbir şey yok. Şunu sorduk: “Bu illerin kalkınmışlık göstergelerini, bu illerin kalkınmışlık derecelerini nasıl belirlediniz?” Arada bir açıklama geldi: “İşte, bu illerin kalkınmışlık derecelerini 2003’ten farklı olarak belirledik ama henüz çalışmalar devam ettiği için tüm göstergeleri şu anda kamuoyuna veremiyoruz.” Orada TÜİK Başkanı çıktı dedi ki: “İllerle ilgili verileri, özellikle de gayrisafi millî hasıla verilerini, yurt içi hasıla verilerini gerçek olarak hesaplayamıyoruz.” E, o zaman şunu sormak lazım: Yani, bu paketler nasıl açıklandı? Bu paketler açıklanırken ne dendi? Bu paketler cari açığa derman olacak. Bu paketler, bu teşvik paketi gelişmişlik farklılıklarını giderecek. Türkiye’de yatırımı artıracak, tasarruf meselesini çözecek! Hepsini birden nasıl çözecekse? Ama daha, hâlâ ortada teşvik yok.

Değerli arkadaşlarım, bu hafta başından itibaren ekonomiden sorumlu bakanlar, vatandaştan ayağını yorganına göre uzatmasını istediler. Vatandaşın üzerinde yorgan kalmadı ki, vatandaşın yorganı bankalarda. Son dört ay içinde elektriğe zam, doğal gaza zam, diğer her şeye zam, vatandaşın üstünden yorganı aldınız, seçimden önce vatandaşı borçlandırdınız. Şimdi deniyor ki: “Vatandaş, ayağını yorganına göre uzatmıyor.”

Değerli milletvekilleri, açıkça şunu ifade edeyim: Şu anda vatandaşın borçla almış olduğu evin tapusu bankada, arabanın ruhsatı bankalarda, elbisesi bankada, diğer her şeyi bankada ama vatandaşı bunların sahibi yapmak iktidar partisinin boynunun borcudur. Borcu vatandaşa ödetmemek gibi bir şey olamaz çünkü seçim öncesi yatırımı olarak borçlandıran sizlersiniz.

Değerli arkadaşlarım, Mecliste tartışıyoruz: Önce 2/B kapsamındaki arazilerin yabancılara satılması, arkasından devletin içinde oturduğu binaların sertifika yoluyla satılması, devletin içinde bulunduğu binaya kira ödemesi. Bu arada, Sayın Bakan, anlaşılıyor ki Sayın Babacan’la anlaşmışsınız, burada “kira sertifikası” lafı yer alıyor ama siz doğru olarak söylüyorsunuz, bunun adı sukuktur. Sukuk da, 2003’te Hazine Müsteşarıyken benim aldığım mütalaaya göre, nitelikli muvazaadır. Bu belgeyi Plan ve Bütçe Komisyonundaki arkadaşlarım istediler ama bu belge bir türlü gelmedi.

Bakınız, Sayın Başbakan çıkıyor, “4+4’ten fazla verir isek, memura şu kadar para verir isek Yunanistan’a döneriz. Grevler uzun sürerse ekonomi çöker…” Devletin binaları yabancılara satılıyor, milletin arazileri yabancılara satılıyor. Ne oluyoruz arkadaşlar, hani çok iyiydik, hani bu ekonomi çok iyiydi? Merkez Bankası devamlı Türk lirası mevduat karşılığına dolar koyduruyor. Türk lirası mevduattan daha güvenli sanki dolar. İşler iyi gitmiyor arkadaşlar.

Genel Kurula saygılar sunuyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN – Teşekkürler Sayın Öztrak.

Saray Fukaranın Tavuğunu Rantiyelerin, Faiz Lobilerinin Folluğuna Yumurtlatıyor

CHP’li Öztrak, Hükümetin bu yılın Ocak-Kasım dönemine milyonlarca çiftçi ve esnafa reva gördüğü desteğin, bir avuç faiz lobisine ve yandaşa...
Devamını oku

Ekonomi Arabasının Motoru Boğuldu, Şanzımanı Dağıldı

CHP’li Öztrak, ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadeleden sadece faiz lobileriyle sıcak para partileri vermeyi anladığını belirterek, “Yüksek faiz ve kontrollü kura...
Devamını oku

Tutuklanan TCMB Başkan Yardımcısının Attığı Diğer İmzalar Hakkında İç Soruşturma Yapıldı Mı?

CHP’li Öztrak, Bankalararası Kart Merkezi soruşturması kapsamında tutuklanan, Merkez Bankası’nın Başkan Yardımcısı Emrah Şener’in TCMB’deki görevi sırasında attığı diğer imzalarla...
Devamını oku

Resmi İşsiz Sayısı İle Gerçek İşsiz Sayısı Arasındaki Fark İlk Kez 10 Milyonu Aştı

CHP’li Öztrak, Haziran ayında gerçek işsiz sayısının 13,4 milyon kişiye ulaşarak rekor kırdığını; resmi işsiz sayısı ile gerçek işsiz sayısı...
Devamını oku

Sadece İstatistiklerle Yalan Değil; İstatistiklerle Talan

CHP’li Öztrak, TÜİK’in açıkladığı Haziran ayı rakamının beklentilerin ve diğer kurumların hesaplarının çok altında kaldığına, market fiyatlarındaki değişimler ile TÜİK’in...
Devamını oku

Faiz Harcamalarının Bütçe Üzerindeki Baskısı Artıyor

CHP’li Öztrak, Hükümetin hukuk tanımazlığı nedeniyle artan faizlerin bütçe üzerine her ay daha fazla baskı yaptığına dikkat çekerek, “İlk 4...
Devamını oku

Milli İradeye Darbe Süreci Ekonomik Görünümü Bozdu

CHP’li Öztrak, Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’ndaki Türkiye ekonomisiyle ilgili tahminlerin, Sarayın millet iradesine darbe süreci sonrasında kötüleştiğine dikkat çekerek, “Uluslararası...
Devamını oku

Satılan Milyarlarca Dolar Rezervi Kimler Topladı

CHP’li Öztrak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından mali piyasalarda yaşanan tsunami sırasında ülkenin 40 milyar dolardan fazla...
Devamını oku

 İletişim

Bize her türlü görüş ve önerilerinizi bildirmek için sağ tarafta yer alan bilgilerden bize ulaşabilirsiniz.
CHP Genel Merkezi: Anadolu Bulvarı No: 12 06520
Söğütözü / ANKARA
Telefon: +90 (312) 207 40 00
Telefon 2: +90 (312) 420 59 48-49
Faks: +90 (312) 207 40 14
E-Posta: info@faikoztrak.com